İstanbul – Üsküdar – Karacaahmet Kabristanındaki dergahta.

Karacaahmet Sultan’nın hayatı ile alakalı bilgiler net değildir. Daha çok menkıbevi bir kimliğe sahiptir. Enîsî’nin Mir’âtü’l-vefâ adlı eserinde nesebinin baba tarafından Enes b. Malik’e ulaştığı bilgisi mevcuttur. Babası Sufî Abdullah diye meşhur olan Melik Şehâb b. Kara Arslan, annesi ise Safiyye Hâtûn’dur. Eserdeki kayda göre, Karaca Ahmed Sultan Hamza-i Asgar’ın Mardin’deki hâkimiyeti sırasında 14 Zilhicce 545 (3 Nisan 1151) tarihinde burada dünyaya gelmiştir. 96 yıl ömür sürdüğünü belirten bilgiye göre hicri 641, miladi 1244 senesinde vefat etmiş olmaktadır.

Mir’âtü’l-vefâ’da verilen bu bilgilerin bir kısmı başka bazı eserlerdeki bilgilerle örtüşmemektedir. Âşıkpaşazâde ve Âlî Mustafa’ya göre, Orhan Gazi devrinde yaşamış, Acem diyarında hükümdarlık yapan Süleyman el-Horasânî’nin oğludur. Başlangıçta zevk ve safa içinde bir hayat sürerken bir vesileyle dervişliğe yönelmiş, Anadolu’ya gelerek Geyve Akhisarı’nın fethine katılmış, fetihten sonra da buraya yerleşmiştir. Orhan Gazi 1359’da vefat ettiğine göre Karaca Ahmed’in de bu tarihe yakın yıllarda hayatta olması gerekir. Ancak bu durumda Enîsi ile diğer kaynaklar arasında bir asırlık bir fark oluşmaktadır.

Hacı Bektaş Vilâyetnâme’sinde Karaca Ahmed’in Anadolu erenlerinin gözcüsü ve Sivri- hisarlı Şeyh Nûreddin’in müridi olduğu ifade edilmektedir. Vilâyetnâmeye göre Hacı Bektâşı Velî Anadolu’ya geldiğinde Karaca Ahmed Anadolu’da bulunuyordu ve Fatma Bacı’nın uyarısıyla Hacı Bektaş’ın Sulucakarahöyük’te olduğunu yanındakilere bildirmiş ve bazı kerâmetlerini gördükten sonra da yanına giderek kendisine intisap etmiştir.

Saruhanoğulları’na ait bir vakfiyede Karaca Ahmed’in 1371 yılında hayatta olduğu kaydına göre ise onun Hacı Bektaş’la görüşmesi pek mümkün görünmemektedir. Ayrıca Hacı Bektaş’ın 1240’ta Babaîler isyanı sırasında kardeşi Menteş ile birlikte Anadolu’ya geldiği düşünülürse, Karaca Ahmed’in ondan önce Anadolu’ya gelip Hacı Bektaş’ın Anadolu’ya gelişini haber verdiğine dair rivayetlere şüpheyle bakmak gerektiği ortaya çıkar.

Orhan Gazi döneminde Bizanslılar’la yapılan Palekanon savaşından sonra Üsküdar’a gelerek bugün kendi adıyla anılan türbe ve mezarlığın bulunduğu bölgeye yerleşen Karaca Ahmed burada kurduğu tekkede çok sayıda mürid yetiştirmiş, tekkesi Osmanlı Bizans sınırında bir tampon bölge görevini üstlenmiştir. Karaca Ahmed’in Üsküdar’daki türbesi, adını verdiği semtte, Nuhkuyusu Caddesi ile Gündoğumu Caddelerinin birleştiği köşededir. Evliya Çelebi’nin tekkenin varlığından bahsetmesi tekkenin 1630’larda faal olduğunu göstermektedir. Türbenin ilk çekirdeği 1539 yılında Gülfem Hatun tarafından yaptırılmıştır. Üstü açık olan türbeyi Sultan III. Mehmed’in annesi Safiye Sultan 1600’lü yıllarda kapattırmıştır. Sonrasında birkaç kez tamir görmüştür. Bugün Karaca Ahmed’in türbesinin bulun- duğu mezarlık Karacaahmet Mezarlığı olarak bi linmektedir. Ancak bu isim 1698-1699 yıllarında türbenin yapılışından 170 yıl sonrasında kullanılmaya başlanmıştır.

Karaca Ahmed, Rumeli’deki fetihlere katıldıktan sonra, Üsküdar’daki tekkesine geri dönmüştür. Fakat tam olarak tespit edilemeyen bir tarihte bilinmeyen bir sebepten dolayı Üsküdar’dan ve Osmanlı topraklarından ayrılmıştır. Sonrasında Anadolu’nun pek çok yöresini dolaşarak hem hastaları tedavi etmiş, hem de kurmuş olduğu tekkeler vasıtasıyla Anadolu’nun İslâmlaşma’sına katkıda bulunmuştur. Osmanlı topraklarından geniş bir mürid kitlesiyle birlikte ayrıldıktan sonra ilk olarak Afyon’da bugün kendi adıyla anılan bölgede yerleşmiştir. Bölge beylerinden birinin akıl hastası kızını tedavi etmesi onun şöhretini daha da arttırmış ve burada kendisine geniş araziler vakfedilmiştir. Ancak kendisi bir süre sonra Afyon’dan ayrılıp Saruhanoğulları’nın hüküm sürdüğü Manisa bölgesine yerleşmiştir. Tarihî kayıtlardan, onun Saruhanoğulları topraklarında bu beyliğin son hükümdarı İshak Bey zamanında yaşadığı anlaşılmaktadır. Akhisar muhtemelen Karaca Ahmed’in son durağı olmuş, bundan sonra başka bir yere gitmeyip kurmuş olduğu tekkesinde hem ruh hekimliği yapmış hem de mürid yetiştirmiştir. Saruhanoğulları’nın vakfiyelerinde 1371 yılında Revak Sultan’a yapılan bir vakıf tahsisinde Karaca Ahmed’in şahit olarak adı geçmekte, 1390’da Hoşkadem Mescidi ve Yengi’deki Karaca Ahmed evkafının Karaca Ahmed Tekkesi’ne vakfedilmesine dair belgede ise artık yaşamadığı anlaşılmaktadır. Bu durumda onun 1371-1390 yılları arasında vefat ettiği söylenebilir.

İstanbul, Afyon, Manisa, Aydın, Sivrihisar, Göynük, Makedonya’da yedi türbesi bulunmaktadır. Karaca Ahmed’in ruh hastalarını tedavi eden bir hekim olduğu inancı, günümüzde de devam etmektedir. Özellikle akıl hastaları üzerinde büyük bir etkisinin olduğu rivayet edilir.

Karacaahmet Sultan Üsküdar’daki makamı, 946 (1539) tarihinde gördüğü bir rüya üzerine, Gülfem Hatun tarafından yaptırılmıştır. Kendisi, Manisa Sarayı’ nda bulunduğu sırada sık sık Horoz Koyu’ne giderek Karacaahmet’in Turbesi’ni ziyaret ediyordu.

Türbe’ye Gündoğumu Caddesine açılan demir bir kapıdan girilir. Kapı üzerinde, dört mısralı şu kitabe vardır:
Ravza-i feyz-i fütuh-› Karacaahmed’dir
Gel erenler oku bir Fatiha kıl istimdad
Eyledi zevcesi Fehmiyye Hanım ruhi-cun
Matbah-ı amire memuru Ziya Bey bünyad (1283 – 1866-67)

Kitabeden de anlaşılacağı üzere türbe, Saray matbahı mmuru Ziya Bey tarafından karısının ruhu için yaptırılmıştır. Kapının sol tarafında Ziya Bey’in aynı tarihte inşa ettirmiş olduğu sebil vardır. Kapıdan uzunca bir avluya girilir. Sağ tarafta, mezarlığa açılan bir kapı ve pencereler bulunmaktadır. Sol tarafta ise, sebil odası ve onun arkasında üç kabir mevcuttur. Çimentodan yapılmış bir sandukanın ayak uçuna üç kabir taşı yerleştirilmiştir ki, en eski tarihli olanın kitabesi şudur:

Karacaahmed Sultan ki, kutbü’l-arifin idi
Niyaz ile gelub her subh u şam eşiğine yüz sür
Keramet ehlidir evladı hem sahib-i nazardır
Ziyaret ile tazim et huzurunda ayağın dur
Berat gicesi öldü Şeyh Mehemmed didiler tarih
Bu köhne tekkeden el çekdi hem göçdü Mehemmed
Dede
…………….
…………….
Sene 1050 (1640-41)

Etrafı demir parmaklıkla çevrili olan bu yerdeki ikinci kabir taşı üzerinde şunlar yazılıdır:

Derviş Halil’in ciğerkuşesi
Merhum ve mağfur Selim Dede
Ruhi-çün el-Fatiha
1156 (1743)

Üçüncü kabrin kitabesi de şudur:

Merhum ve mağfur
Tekye-nişin Şeyh Halil
Ruhi-çün Fatiha
1173 (1759)

Son iki taş baba oğula ait olup baba, oğlu Selim Dede’den 16-17 sene sonra olmuştur. Her ikisinin üzerinde tarikat sikkeleri vardır.

Cümle kapısının karşısındaki kapıdan türbeye girilir. Burada orta yerde, etrafı bir parmaklıkla çevrilmiş olan büyük bir sanduka vardır. Üzerinde bir tarikat sikkesi, iri tesbihler ve baş tarafında muhtelif boy pirinç şamdanlar ve 24 mısralı bir levha bulunmaktadır. Duvardaki camekanda ise Karacaahmet Sultan’ın hırkası, tesbihleri ve takkesi muhafaza edilmektedir. Çatısı içten kubbelidir.

Türbe, şimdiki şeklini 1866 tarihinde almıştır. Ondan evvelki durumunu kitabeden az cok anlamaktayız. 1595 tarihine kadar uzerinde sadece bir makam taşının bulunduğu sanılan kabrin etrafı bir duvarla cevrilmiş ve bir de kapı açılmıştır. Çatısı bulunmayan bu açık türbenin kapısı, Nuhkuyusu Caddesi’ne bakıyordu. Çünkü, türbenin sağ tarafındaki mezarlık, 1273 (1856) tarihinde, Mehmet Rüşdü Paşa’nın annesi Fatma Zehra Hanım’ın buraya gömülmesi ile bir kabristan haline gelmiştir. Türbe son olarak Avni Paşa’nın oğlu Ahmed Fuat Bey tarafından tamir ettirilmiştir.

[toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Üsküdar Meşhurları ansiklopedisi , Üsküdar Belediyesi
Yüzyıllar Boyunca Üsküdar , Üsküdar Belediyesi , 2. cilt , sayfa 577-581
[/toggle]

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz