Hace Süleyman Kermînî’nin mübarek kabri Kermne’dedir. Burası çok sayıda köyü olan ve Buhara’ya 12 fersah (60 km) mesafede bulunan bir kasabadır. 

Abdülhalik-ı Gucdüvani hazretlerinin üçüncü halifesidir. Bazıları ise onun Hace Evliya’nın halifelerinden olduğu görüşündedir. Süleyman Kermini önce Hace Abdülhalik Gucdüvani hazretlerinin yanında bir süre hizmet etmiş daha sonra ise sülükunu Hace Evliya’nın himayesinde ikmal etmiş olsa gerektir. 

Süleyman Kerimini’ye, bir hadiste geçen, “…el-muhlisune ala hatarin azim” cümlesindeki ‘hatar-ı azim’ ne anlama gelir?” diye sormuşlar. O da şu cevabı vermiş: “Burada geçen ‘hatar’ eğer, ‘hatar-ı havf'(korku doğuran tehlike) anlamında olsaydı lafzın ‘fî’ harf-i cerriyle masdar, yani ‘fi hatarin’ olması gerekirdi. Lafız ‘ala’ harf-i cerri ile masdar olarak kullanılmıştır. Bu da hadiste geçen ‘hatar-i azim’in ihlas sahiplerine özel ‘yüce makam’olduğunu gösterir. Evet, bu makamdakilerde korku daha baskındır. Bunun nedeni ise makamın yüceliğindendir. Tıpkı güneşe yakın olan kimsenin harareti daha çok, uzak olanın daha az hissetmesi gibi…” (Lügat erbabı “hatar” kelimesinin manası hakkında şunları söylemişlerdir: Bu kelime “hatar”, şeklinde okunursa “helake karîb olma” demektir (Yok olmayla yüz yüze gelme, korku, tehlike ve risk hali). Aynca bu kelime kadir (kıymet, önem, derece, değer) ve menzilet (derece, makam, mevki) anlamlarına da gelir. Bu sebeple önemli bir mevkideki adam için “racülün hatirun” (hatırlı, önemli, makam ve mevki sahibi adam) denilir. O halde batar kelimesinin makam manasını dikkate alırsak “ala hatarin azim”, “ala menziletin azim” (büyük bir makam) anlamına gelir. Lakin “ala makamin azim”denilmeyip “ala hatarin azîm”denilmesinin nedeni o makamda hatar (tehlike) ve havf (korku) ile karşı karşıya kalındığına işaret içindir. Muhlislerin (ihlas sahipleri) bu sıfatla vasıflanmaları onların makamlarının sabit olmaması, azil ve redde maruz kalabilecekleri riskinden ötürü değildir. “Süratli azil adalet değildir.” 

İlahî nimet ve bağışlarda kemal-i sebat (tam kesinlik) ve takarrür (süreklilik) olduğu ehli kalında açıkça bilinen bir gerçektir. Belki aşıkın maşuk ile aşinalığa aşırı hırs ve şefkatinden dolayı her mertebede vehme kapılması ve her ne kadar kurbu (yakınlığı) ziyade olsa da bu’d  (uzaklık) korkusunun kendisinin ayrılmaz bir özelliği bulunması o makamın olması gerekli hususiyetlerindendir. “Hatar” kelimesinin “fî” ile masdar yapılmayı? “ala”ile masdar yapilması tahkik olunan bu manaya işaret eder. Eğer “fî” ile söylenmiş olsaydı zarf manası geçerli olaçağı için havf u hatar (korku ve tehlike) ihlas sahiplerini kapsar, galebe ve istila havf tarafında olurdu. “Ala” ile söylendiği için onun tersi murad olunmuştur. Hal böyle iken ihlas ehlinin rütbeleri yüce ve ilahî nimetlerin bolluğu üzerlerinde kesintisiz olması dolayısıyla “lyibilin ki, Allah’ın dostlarına korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır” ayetinin manası gereğince başkalarına oranla daha az korkmaları lazım gelirken, onlar, yine de korkuyu elden bırakmazlar, daima korku içinde bulunurlar ve korkuyu kendilerinin ayrılmaz bir parçası yaparlar. Nitekim Mevlana Camî Subhatü’l-Ebrar isimli kitabında: “Erbab-ı kurbun yakınlıkları arttıkça korkuları da ziyadeleşir” demiştir. 

Hace Muhammed Parsa’nın büyük sufîlerinden fazilet ve kemal sahibi Ebü’l-Kasım Muhammed b. Mesud el-Buharî’nin yazdığı Hace Muhammed Bahaeddin Nakşibend’in menkıbe ve makamlarını anlatan ‘Risale-i Bahaiyye isimli eserde zikredildiğine göre Süleyman Keriminin iki halifesi vardır. Bunların ikisi de irşad ve davet görevlerini ifa etmişlerdir.  Bunlar ; Hace Muhammed Şah Buhari ve Hace Sadeddin Gucduvani’dir.

Kaynaklar ; Reşahat , Mevlana Ali B. Hüseyin Es-Safi , Semerkand yayınları

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz