Şanlıurfa – Bediüzzaman kabristanında. Kabristanın haleplibahçe caddesindeki kapıdan girdiğimiz zaman 50 metre yukarıda soldaki türbed

Urfa’da mezarını bildiğimiz en eski Nakşibendî şeyhi Nebih Efendidir (k.s.). Nebih Efendi Nakşibendîliğin Müceddidiye ko- lundandır. 1789 tarihinde vefat eden Nebih Efendi de Urfa evliyasının büyüklerindendir. Urfa’da Nebih Efendiden daha önce Nak- şibendî tarikatı mensupları ismine rastlayamadık. Nebih Efendi, Tasavvuf ehli tarafından Hoca Nebih Ruhavî olarak tanınmakta olup, elimize geçen bir silsilenameye göre halifeliği Sind bölgesinde iken Alimullah Sindi (k.s.)’den almıştır. Sindistan, Hindistan’ın kuzey-batısında Pakistan’ın güneyinde bir bölgedir. Bu silsileye göre Nebih Efendi Sindlidir. Yine silsilede geriye doğru şöyle gidilmektedir:
Nebih Efendi’nin şeyhi Alimullah Sindi,  Abdulğafur Lahori,
Mirza Beg Cemilullah,
Fazlullah Serhendi,
Meyan Masum,
İmam Muhammed Serhendi,
Hoca Ahmed el-Faruk İmam Rabbani müceddid-i elfi sani
Böylece yine silsile Şah-ı Nakşibendî ile Resulullah Efendimize kadar uzanmaktadır.

Nebih Efendi, Sind bölgesinde şeyhi Alimullah Sindî’den halifelik aldıktan sonra 1750’li yıllarda Sind’den Urfa’ya gelerek yerleş- miştir. Urfa’da irşad görevini sürdürmüş ve kendisi de Hoca Emin Bursevi’ye halifelik vermiştir. Urfalı bir kimseye halifelik verip vermediği bilinmemektedir. Türbesi Bediüzzaman mezarlığının batısındadır. Nebih Efendi’nin (k.s.), özel durumu hakkında bize bilgi veren torunlarından Sait Cincık’ın anlattığına göre Nebih Efendi Seyyid olup, Horasan tarafından Urfa’ya gelmiştir. Fakat arşivimizde bulunan silsilede ve Nebih Efendinin mezar taşında Nebih Efendi için “Seyyid” sıfatı kullanılmamıştır.

Mezar taşında:
“Haza kabrü’l-merhum ve’l-mağfur mürşid el-arifin ve fi tari- kati’l-aliyei Nakşibendiyye, eş-Şeyh Nebih Efendi (k.s.) ibni Ab- dullah, intakale min dari’l-fena ila dari’l-beka bi-nidai “Ya ey- yetuha’l-nefsü mütmeinne ircii ila Rabbiki radiyeten mardiyye” mine’l-vasiti Şaban el-muazzam sene selase ve mieteyn ve elfün. Ğafarallahu rahmeten vasiaten. Fi sene 1203” ibaresi geçmektedir. Mezarı yeşile boyanmıştır. Devamlı ziyaret edilen velilerdendir. Bir ara Rızvaniye camiindeki odalardan birinde oturmuş, sonra Bıçakçı mahallesinde yaptırdığı tekkesinde irşad görevini sürdürmüştür.

Nebih Efendinin türbesinin dışarısında ve kuzey tarafında oğlunun mezarı bulunmaktadır. Bu mezar yeşile boyanmamıştır. Ba- basından halifelik alıp almadığı belli değildir. Sadece mezar taşında kutbü’l-arifin Nebih Efendinin oğlu Abdullah Efendi yazmakta ve vefatını 1226 (miladi 1811) olarak vermektedir. Aynı mezara torunlarından 1248 (miladi 1832)’de vefat eden İsmail oğlu Mustafa ve 1281 (miladi 1864)’te vefat eden Mustafa oğlu Said efendiler de defnedilmiştir.

Yine aynı zatın anlattıklarına göre büyük dedeleri olan Nebih Efendinin (ö.1789) giydiği hırkası torunlarının yanında bir muşam- ba içerisinde hala muhafaza edilmektedir. Bu hırkayı zor doğum yapan kadının üzerine attıklarında, kadının kolay doğum yaptığına inanırlarmış. Yine ondan kalan kemeri ve keşküşü de bu gibi şeyler için götürülürmüş. Fakat bu ikisi geri getirilmeyince kaybolmuştur diye anlatmaktadır. Yine bu zatın yanında bulunan ve okumamıza izin verdiği bazı beratlardan anladığımıza göre evlatları ve torunları da hep ilimle uğraşmışlardır. Torunlarından Seyyid Fazlı Halife, babası Muhammed’in vefatı üzerine Tahtamor camiindeki ilkokula 1823 tarihinde günlük üç akça karşılığı öğretmen olarak atanmıştır. Torunlarından bir başkası olan müderris Abdullatif Efendi yaşlılığından dolayı, 1856 tarihinde günlük dokuz akçalık müderrislik vazifesini oğlu Muhammed Said Efendiye bırakmıştır. Bir başka torunu da yedi akça gündelikle Ulu Cami medresesi müderrisliğinde bulunan ve beratını 1863 tarihinde alan Muhammed’in oğlu Seyyid Halil’dir.

Nebih Efendinin üçüncü kuşak torunlarından Sait Cincık kendi hakkında şunları anlatmaktadır: “1956–1960 yıllarında İstanbulda çalışıyordum. O zamanlar henüz gençtim, cahildim. Kendi bileğime de güvenirdim. 1956 senesinde benim cesaretim ve kuvvetli olmam bazı kimselerin aleyhimde planlar kurmalarına sebep olmuştu. Bu yüzden beni bir tuzağa düşürdüler. Beni bilmediğim ve tanımadığım bir eve götürdüler. Orada birçok kimse vardı ve ben o adamların suratlarından hiç hoşlanmamıştım. Artık bana kötü bir şeyler yapacaklarını kesin anlamıştım. Tabi çok da kalabalık olduklarından gücüm onlara yetmiyordu. O anda birden Nebih Efendi dedem aklıma geldi ve ben içimden halimi arzederek dedemden yardım istedi. İçimden adeta yalvararak bana yardım etmesini ve bu bataklıktan beni kurtarmasını istiyordum. Aradan on dakika ya geçti ya geçmedi birden kapı açıldı ve adamın biri bütün heybetiyle bana doğru gelerek, —Sen, dedi. Kalk benimle gel, ben de kalktım onunla birlikte evden dışarı çıktım. O adam benimle birlikte kendi mahallemize kadar geldi. Mahallemize girdiğimizde, adamın yanımda yanımda olmadığını fark ettim.”

Kendisi hakkında anlatılan menkibelerden biri şöyledir: Rızvaniye camii avlusundaki odalardan birinde fakir bir kişi yaşardı. Bir gün bu kimse vefat etti. Nebih efendi ve müridleri bu fakiri defnettiler. Nebih Efendi fakirin odasındaki eşyalarına bakarken gözüne topraktan yapılmış eski bir lamba ilişti. Lambayı yaktığında içinden bir ifrit çıktı. Nebih Efendi İfrite:
—Ne kadar zamandır bu adamın hizmetindesin? Diye sordu. İfrit de
—Kırk senedir, cevabını verdi. Bunun üzerine Nebih Efendi,
—Bu kırk sene içinde kendisine ne hizmetlerde bulundun? Sorusuna karşılık İfrit,
—Benden bir şey istemedi, dedi. Yalnız ölmeden az evvel ağır bir hastalığa yakalanmıştı. Bana canının bamya aşı istediğini söyledi. Kış mevsiminde pek bamya bulunmuyordu. Kendisine Hindis- tan’da bamya aşı bularak getirdim. Yemeye baktı ve sonra bu bana haramdır, geri götür dedi. Ben de geri götürdüm. Diye cevap veriyor. Bunun üzerine Nebih Efendi İfrite serbest olduğunu söylüyor ve lambayı kırarak toprağını göle döküyor. Müritleri
—Aman şeyhim, niye öyle yaptın hiç olmazsa bize hizmet ederdi dediklerinde Nebih Efendi elini uzatıp kendine doğru çekerek
—Gel, gel, gel diyor. Her çağırdıkça bir ifrit geliyordu. Bu şekilde kırk ifrit olunca müritlerine dönerek
—Bir başkasının kazandığını çalıştıracağınıza, siz kendiniz kazanın, diyor ve ifritleri geri gönderiyor.

Urfa Rızvaniye Camiinde geçtiği söylenilen, fakat aslında Nebih Efendi’nin Urfa’ya gelmesinden çok önce olması gereken bir menkıbesi de şöyledir.
Nebih Efendi büyük bir alim olarak yetişmişti. O sırada imamlık da ediyordu. Camiye devam edenler arasında bir şeyh de bulunuyordu. Bu şeyh, Nebih Efendinin kendisine intisap etmesini istiyor, fakat Nebih efendi kabul etmiyordu. Bu şeyh bir kış gününde Nebih Efendiyi taze bamya yemeğine davet etti. Nebih Efendi ise “Yine bana keramet göstermek istiyor” diye davetini kabul etmedi. Fakat günlerden bir gün Nebih Efendi bir rüya gördü. Rüyasında bir davete gitmişti. Kendisine kuzu kızartmışlardı. Kuzu o kadar güzel kızarmıştı ki insanın iştahını kabartıyordu. Nebih Efendi bir lokma kopararak ağzına attı, çiğnedi. Fakat ne kadar çiğnediyse de yutamadı, çünkü et pişmemişti. Eti yiyemedi, tekrar çıkardı.
—Nasıl olur dedi, bu kadar güzel kızarmış bir etin içi nasıl çiğ kalır? Diye düşündü. Ertesi sabah camiye geldi. Sabah namazında bile üstü pişmiş, fakat hala içi ham olan eti düşünüyordu. Şeyh ise yine arkasında namaza durmuştu. Namazdan sonra Şeyh Nebih Efendiyi tutarak:
—Nebih Efendi, dedi. O kuzu kızartması sensin, sen. Üstten iyice pişmiş görünüyorsun, çünkü iyi bir ilmin var. Ama için hala pişmemiş, çiğdir dedi. Bunun üzerine Nebih Efendi, şeyhe intisap etti ve kısa zamanda zamanının kutbu derecesine yükseldi.

Kaynak ; Urfa’da Tasavvufun İzleri , Mahmut Karakaş , Şurkav

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz