Elazığ – Harput caddesinin sağ tarafındaki mezarlığın yol kenarında ve dut ağaçlarının hizasında medfundur.

İğneli Baba’nın (1804-1914) asıl ismi Hacı Ahmet’tir. Anası Hintli babası Buharalı olup çok küçük iken babasının ve 14 yaşında iken de anasının ölümü Hacı Ahmet’i çok sarsar ve bu teessürün neticesi olarak mal ve mülkünü terk ile seyahate çıkar. Suriye, Bağdad, Mısır, Hicaz’ı dolaşır ve Bağdad’da iken Abdülkadir-i Geylani’nin zaviyesinde mücavir olarak yıllarca kalır ve bu tarikata intisap eder. Bu çalışmaları neticesinde bazı manevi mükafatlara nail olduktan sonra Bağdat’tan Diyarbakır’a ve bir müddet sonra da Elazığ’a gelerek Nail Bey Mahallesinde bir eve yerleşir ve evlenir. İğneli Baba, 1914 tarihinde 110 yaşında iken Elazığ’da ahirete irtihal eder. Harput caddesinin sağ tarafındaki mezarlığın yol kenarında ve dut ağaçlarının hizasında medfundur.

Sunguroğlu İğneli Baba hakkında şunları anlatır.
“Devamlı olarak riyazet çeker, yemek, hele et hiç yemezdi. Gıdasını yalnız yoğurt ve ayran teşkil ederdi. Bu sebeple vücudu âdeta bir iskelet halindeydi. Fakat, sıhhati yerinde ve sağlamdı. Ak sakallı, nuranî çehreli, sık ve beyaz kaşlarının altında zekâ fışkıran ufacık mavi gözleri vardı. Vücudu, elbisesi tertemizdi. Basma beyaz fes giyer ve üzerine bir sarık sarardı. Sabahları bir elinde tesbihi, bir elinde asası evinden çıkar, gününü, hükümet dairelerine girip çıkmak, çarşı ve pazarda sevdiklerinin dükkân ve mağazalarında oturmak ve beş vakit namazını muhtelif camilerde kılmak suretiyle geçirirdi. Kendisinden dünyanın ahvali sorulunca: Dad yok. Dad yok diye cevap verirdi.”

Hacı Ahmed Baba’ya, ağzında iğne ve bazan da kürdan yapmasından dolayı İğneli Baba ismi verilir. Bir kağıt veya bir çöp parçasını ağzının içine koyar ve bir az sonra madenî bir halde ya bir iğne veya bir kürdan çıkarırdı. Sunguroğlu yaşamış olduğu bir tecrübeyi nakleder.
“Ben gençliğimde bu gibi şeylere katiyyen inanmaz, el çabukluğu, hokkabazlık veya herhangi bir gözboyacılık derdim. Fakat iş öyle değilmiş. Bazı inanmıyanlara Baba, çöp veya kâğıdın yarısını, iğne veya hilâl, yarısını da çöp veya kâğıt halinde de çıkarır gösterirmiş. 1910 (1328 R.) yılında Elâzığ gün kalemde bütün arkadaşlarla bir taraftan çalışıyor, bir taraftan da İğneli Babanın bu gibi ahvalinden bahs ediyorduk. Tam bu sırada, İğneli Baba kalem odasına girmesin mi? Yanımda oturan arkadaşım rahmetli Kesirikli Kekeç Sabri, Babayı görünce, Sus sus diye gülerek beni ikaza çalışıyordu. Ben de haydi yaptır bakalım gözümün önünde, diye kulağına fısıldadım. Sabri, hemen yerinden fırladı ve bir iskemle tedarik ederek benimle kendi iskemlesi arasına koyarak Babayı oturttu. Kahvesi ısmarlandı. Ben inanmadığım için bazı arkadaşlar şimdi görürsün diye beni kabule teşvik ediyorlardı. Baba kahvesinden evvel bir bardak su ve üstüne de kahvesini içdikten sonra rahmetli Sabri, Babaya ufak bir kâğıt parçası uzattı ve rica etti. Baba kâğıdı aldı, 6-7 cm. uzunluğunda iki ince parça keserek bu parçaları dilinin üzerine koydu ve ağzını kapayarak bir şeyler okumaya başladı. Okudukça yüzünde garip ihtilâçlar husule geliyordu. Bir aralık yüzü kıpkırmızı kesildi, bu hal on dakika kadar devam etti. Nihayet ağzını açtı, bir az evvel dilinin üzerine koyduğu beyaz kâğıt parçaları, şimdi madenî iki tane hilâl olmuştu, Sabriye verdi, Sabri de birisini hemen bana uzattı. Elime aldığım zaman bu madenî hilâl sanki bir demir ocağından çıkmış gibi kızgındı. O zaman ben de bu işe inanmıştım. Hakikaten harikulade bir mazhariyetti. Bana verilen bu hilâli hâlâ saklarım.”

[toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin)
Elazığ Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle]

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz