Şeyh Muhammed Zeki Has (k.s.)

tarafından
144
Şeyh Muhammed Zeki Has (k.s.)

erzurum – dutçu köyü

Muhammed Zeki Has Hoca Efendi (1922-2004) Çat ilçesine bağlı Şeyhhasan köyünde dünyaya gelir. Soyu Hazreti Hüseyin’e ulaşır. Muhammed Zeki Has Hoca Efendi altı yedi yaşlarında ilim tahsiline başlayarak Fıkıh, Tefsir, Hadis, Nahiv, Sarf, Mantık, Usul ve Tasavvuf gibi derslerini babası Seyyid Molla Ahmet Efendiden alır. 20–25 yaşlarında Çat’ın Hacı Yusuf Bey köyüne imam olarak gönderilir. Hoca Efendi bu köyde medrese açılmasında öncü olur ve çok sayıda talebe yetişmesine vesile olur. M. Zeki Efendinin üçü kız, sekiz evladı vardır.

Muhammed Zeki Has Hoca Efendinin uyuma hali hariç hiç boş vakti olmaz. Allah (c.c.)’ı çok zikreder, Ümmeti Muhammed’e bol bol dua eder. Kendisini ziyarete gelen misafirlerinin bir müşkülatı olduğunda, misafir onu anlatmadan önce hoca Efendi o şahsın sıkıntısını dolaylı yollardan anlatır, akabinde dua ederler ve duasını alanların mutlaka fayda görmüş oldukları nakledilir. Ziyaretçilerine hep mütebessim olduğu nakledilir.

Kendisi gayet mütevazi ve mütedeyyin bir hayat yaşamaktadır. Dünya nimetlerinden hiçbir şey onu çekmez, onlardan uzak durur. Sünneti Seniyyeye çok düşkündür. Geçmişine çok bağlı, değerlerinin kıymetini bilen bir Allah dostudur. Olduğu yerde kesinlikle televizyon açılmadığı gibi kapalı bir televizyonu bile görmek istemez. Erkeklerin bile başı açık dolaşmasını sevmez, olgun gördüklerine mizah yollu ima eder. Ona göre başı açık, kısa kollu gömlekle gezmek aklı başında insanların yapacakları iş değildir. Çoğuna da bunu söylemekten çekinmez. Memur olmayanların kravat takmaları da aynı gereksiz nahoş hallerden biridir. Ziyaretine gelen vatandaşlar yanına genellikle başını bir takkeyle örterek girerler. Bilmeyenlere de ikaz ettikleri olur. “Başını şu takkeyle ört istersen.”, der.

Anlatılır ki, bir seferinde yanına bir grup insan ziyaretine gelir. Yanındakiler başını örter ama bir tanesi müftü olduğu için başını örtmez. Kimse de bir şey diyemez. İçeri girerler elini öpüp otururlar. Zeki Efendi garip garip müftü Efendinin açık başına bakmaktadır. Adını sorar, işini sorar. O da, “Müftüyüm Efendim”, der. Sonunda dayanamaz bir soru daha sorar.
“Vah vah vah, sen hastamısan?”, Müftü Efendi.
“Hayır, Hocam şükür bir şeyim yok.”, deyince,
“Ya hasta değilsen sen başını niye örtmüyorsun?” deyiverir.

Dış dünyadan ilişkisini kesmiş gibidir. Onun hayatı ibadet, taat ve dua ile geçer. Çok uzun dualar eder. Her gelen insana mutlaka dua eder, gönlünü hoş tutar. Yanına gelenlerin yanı sıra yolculuk sırasında da karşılaştığı herkesle mutlaka hal hatır sormakta ve dua etmektedir. Bu hale bindiği atı bile öylesine alışmıştır ki, başka birisinin o ata binmesi çok zordur.

İlginizi Çekebilir  Bediüzzaman Ahmed Hamedani

Abdulgafur Efendi bu konuyla ilgili bir anısını şöyle anlatır. Köyde kaldıkları dönemlerde genellikle seyahatleri at üzerinde olmaktadır. “Bir gün yakın bir köye acele gitmem gerekti. Benim atım başka yere gitmişti. Ben de Zeki Efendinin atıyla gitmeye karar verdim. Köy yakındı, yarım saat ancak sürer sürmezdi. Atı eyerleyip yola çıktım, ama biraz sonra çıktığıma pişman olmaya başladım. Çünkü Zeki Efendinin atı karşıdan atlı olsun, yayan olsun birinin geldiğini görür görmez hemen duruyor ve bekliyordu. Alışmış ya hayvan, duracak, Zeki Efendi adama hal-hatır edecek, sonra uzun uzun dua edecek, ondan sonra at kendiliğinden yürümeye başlıyor. Kaç kişi karşıdan geldiyse, mutlaka duruyor ve dua edilmesini bekliyor. Ben daha karşıdaki yaklaşmadan ne kadar dehlesem de, o bildiğini okuyor, yavaşça duruyor ve dua etmemi bekliyordu. Nihayet yarım saat, bilemedin 40 dakikaya gidilecek yolu yaklaşık üç saatte zor vardım, bir daha da Zeki Efendinin atına asla binmedim.”

Bazen onun bu hallerinden bahsedilince Abdulgafur Efendi’nin mizah yollu şöyle söylediği nakledilir. “Zeki Efendi sanki dünyaya biraz geç gelmiş bir zattır. Dünyaya 300 sene erken gelse, daha rahat yaşardı.” Zeki Efendinin bu münzevi, ilim ve irfan ile iç içe geçmiş olan hayatı ona abid, zahid ve ihlaslı bir kişilik kazandırır. Değişik halleri vardır. Zaman zaman kerametleri görünür.

Hoca Efendinin döneminde askerlik dört yıldır ve teskereyi aldıktan 5-6 yıl sonra tekrar askere çağırılır. Zeki Efendi çağırıldığı zaman artık sakalı vardır. Gider birliğine teslim olur. Tabii olarak askerlikde sakal kabul edilmez, kesilmesi lazımdır. Fakat Zeki Efendi askere gelirken ne kadar gönüllü olsa da sakalının kesilmesine de o kadar gönülsüzdür ve hoşuna gitmez, kestirmek istemez. Fakat mecburen berbere gider. Berber sakalını kesmek ister fakat garip bir şey olur; makas, bir türlü kesmez, usturayı alır o da kesmez. Ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, bir türlü sakalını kesemezler. Berber korkar, telaşlanır. Etrafındakiler görenler hep şaşkındır. Durumu komutana iletirler, komutan gelir, tekrar denerler ama bir türlü kesemezler. Komutan durumu anlar ve kendilerine der ki, “Efendi burası asker ocağı, müsaade buyurun da berber sakalınızı kessin.” Böyle gönlünü yumuşakça alınca, Zeki Efendi tamam der, müsaade eder ve biraz önceki o kesmeyen makasla sakalını keserler.

İlginizi Çekebilir  Ali Baba - Akkoca Sultan Türbesi

Tabi bu olay duyulur herkes onu tanır tanımayanlar da tanımak için ziyaretine gelir, uzaktan uzağa birbirlerine gösterirler. Zeki Efendi bu durumdan oldukça sıkılsa da yapacak bir şey yoktur. Birkaç gün sonra, her askere nöbet yazıldığı gibi Muhammed Zeki Has Hoca Efendiye de nöbet yazılır. O nöbet zamanında vakit namazlarından bir vakit isabet eder. Hoca Efendi silahını nöbet yerinde yan tarafa koyar ve namazı eda etmeye başlar. Üç dört dakika sonra nöbetçi subay devriye atar. Bakar ki nöbetçi nöbet yerinde namaz kılıyor. Gelir ve yavaşça Hoca Efendinin silahını almak ister. Fakat bir türlü silahı yerinden kaldıramaz. Bir şaşkınlık yaşar ve hemen döner yazıcıya gider. Falan yerde nöbet tutan asker kim?, der. Adını soyadını alır, komutanının yanına gider. Bu askeri bana ver, der. Komutanı, “Niçin istiyorsun bu askeri.” der? Durumu anlatır, komutan da o subaya sakal hadisesini anlatıverir ve der ki, ben bu askeri sana vermem.

Bir seferinde gene askerde böyle ilginç bir olay yaşanır. Bakırcı Hoca onun asker arkadaşıdır. Askere beraber gitmişlerdir. İlk önce Van’ın Başkale ilçesinde sıhhiye eğitimi alırlar, daha sonra Çaldıran’da dört yıllık askerliğini tamamlar. Zeki Efendi askerde iken bir subayın çocuğu çok hastalanmıştır. Çok uğraşmış doktorları gezdirmişler ama hasta bir türlü şifa bulamamıştır. Sonunda birisi der ki;
“Bakın komutanım bir asker var, Peygamberimizin soyundan, duası çok keskin, ona okutsanız.”
O da artık çaresiz kalınca okutur ve Allah (c.c) çocuğa şifa verir, iyileşir. Komutan da Zeki Efendiye tutar, biraz para verir. O parayı almak istemez, ama çekindiğinden bir şey de diyemez, kabul eder. Bir kağıt paradır verdiği, eline alır reddedemez. Ama çok rahatsızdır, para elinde dışarı çıkar, ne yapacağını bilmez bir haldedir. Daha önce de hiç yaptığı bir şey değildir. Tam o kararsızlık halinde yürürken birden bir esinti gelir ve elindeki parayı alır götürür. Zeki Efendi rüzgarda sürüklenen paranın ardı sıra bakar ve “Elhamdülillah demek ki nasip değilmiş.” der ve huzurla yoluna devam eder.

İlginizi Çekebilir  Abdürrezzak Ali Efendi

Nevzat Bey o zaman yeni bir araba alır. Mercedes araba çok havalı durmaktadır. Erzurum’da o zaman Mercedes araba sayısı çok azdır. Nevzat Bey arabasını da çok sever. Yeni heves, gençlik ve heyecan. O arada Zeki Efendinin Erzurum’a geldiğini duyunca hem zatı ziyaret etmek hem de yeni arabasına dua ettirmek için Zeki Efendinin yanına giderler. Ziyaret eder, elini öpüp az sohbetten sonra Zeki Efendiye yeni arabasına dua ettirmek için ricada bulunur. Dışarı çıkarlar Mercedes kapının önünde ışıl ışıl durmaktadır. Nevzat Bey belki de arabasının güzelliği hakkında iltifatlar beklemektedir.
Zeki Efendi bir arabaya bakar, bir Nevzat Bey’e bakar. Sonra da sorar.
“Bu teneke! senin mi?” Milyarlık Mercedese teneke deyince Nevzat Bey bir tuhaf olur, bir an ne diyeceğini bilemez ve usulca, “Evet Efendim benim, bir dua buyurun.”, der
Gururlanma noktasına gelen Nevzat Beyin nefsini kırmak adına, hemen ardından ikinci darbeyi indirmek için ikinci sualini sorar.
“-Hele söyle, senin bu tenekeyi bu köyün girişine tek başına bıraksan, kendi başına gelip evi bulabilir mi?”
Nevzat bey biraz da şaşkınlıkla,
“-Hayır Efendim, gelemez.” Deyince
Zeki Efendi gayet içten bir gülümseme ile,
“-E bizim eşeği bıraksan gelir evi bulur.”, deyiverir.

Anlatılır ki, uzun süren rahatsızlıklardan sonra Cumayı Cumartesine bağlayan gece durumu biraz daha ağırlaşır ve yoğun bir şekilde evrad, ezkar ve dualar okumaya başlar. En son karşıya bakar, sanki bir davete icabet etmek ister gibi, hafifçe toparlanır, kalkıp gitmek istermişçesine ve okuyarak tebessümle dünyasını değiştirir. Daha sonra zatın mübarek bedeni sabaha kadar beklerken kulak altlarından ve sakalının altından çok güzel bir koku gelmeye başlar. Abdest azaları belirgin bir şekilde pırıl pırıl parlamaya başlar. Ertesi gün cenaze namazını kardeşi Abdulgafur Has Hoca Efendi Lalapaşa Camiinde kıldırır. Namazın ardından merkeze bağlı Dutçu köyündeki Seyyidler Aile Mezarlığına defnedilir.

Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma