Şeyh Ahmed Hani

tarafından
1654
Şeyh Ahmed Hani

Ağrı – Doğubeyazıd’da İshak Paşa Sarayının arkasında kalan Ahmed-i Hani Kabristanında

İshakpaşa Sarayının üst kısmında bulunan ve ismiyle anılan mezarlıkta Ahmed-i Hani’nin türbesi vardır. Hani Baba ve Molla Ahmed olarak da anılan Ahmed-i Hani (1651-1707) Osmanlı Kürt edip, şair, tarihçi ve mutasavvıf olarak bilinir. Nisbesini, Hakkari yakınlarında bulunduğu söylenen Han köyünden veya burada yaşayan Hani aşiretinden ya da mensubu olduğu Haniyan ailesinden aldığı tahmin edilmektedir Kızıldıze tarihi kervan yolunun İran’a açılan son kapısıdır. Buradan geçen kervanlardan alınan baç (haraç, gümrük harcı) ile İshak Paşa Sarayının inşaat finansmanı sağlanmıştır. Bugün Kızıldize’nin temelleri harabe şeklindedir. Köyün eski mezarlığına Hani Mezarlığı denmektedir. Ahmed-i Hani İshak Paşa Sarayı’nın temeli atılırken (1674) dua okumuştur. O sırada Beyazıt Beyi Mir Muhammed’dir. Daha sonra Çolak Abdi Paşa soyu hükmetmiştir. Soyca Sılıvi’dirler. Gençlik çağında Botan Beyinin meclislerinde uzun süre bulunduğu, diğer mirliklerin tümüyle de yakın ilişkileri olduğu açıktır.

Bayazıt’ta Muradiye Camisinde imamlık yapmış, Bayazıt Miri Mir Muhammed’e divan katipliğinde bulunmuştur. Onunla yakınlığını, ona sevgisini bir şiirde ifade etmiş, ölümüne üzüntüsünü dile getirmiştir. Mir adına İran Sınır Serdarı ile alınan karara imza atmıştır. Mirliği temsilen Osmanlı başkenti İstanbul’a gidip geldiği rivayet edilmektedir. Ömrünün son döneminde kurduğu Hani Medresesinde dersler vermiş, yöre halkının çocuklarının yetişmesi için uğraşmıştır. Yaşamı boyunca evlenmemiş, çocuk sahibi olmamıştır. Dört dil (Arapça, Farsça, Kürtçe ve Türkçe) bilen Hani, eserlerini, dönemin tercih edilen edebiyat dili olan Farsça yerine Kürtçe yazmıştır. Başta Kuran-ı Kerim tefsiri olmak üzere 91 cilt eser yazmış olduğu ileri sürülür. Önce Nubara Biçukan’i (Çocukların Taze Baharı-Arapça-Kürtçe manzum bir sözlük olup 1683 yılında yazılmıştır), gençlik çağında Aqideya İmane’yi (İmamın Akideleri- İman esasları ve diğer akaid konularının Sünni görüşe göre açıklandığı seksen beyitten oluşan bir risaledir (1687). 1695’te de Mem u Zin’i bitirmiştir.

İlginizi Çekebilir  Öksüz Dede - İzmir

En meşhur eseri Mem ü Zin’dir. Bu eser, Emir Zeynettin’in güzel kızları Zin ve Sti’nin, Mem ve Tajdin’e olan aşklarının anlatıldığı şiir şeklinde yazılmış destandır. Eser, aynı adla sinemaya da uyarlanmıştır Gültekin makalesinde Kürt aydınlarından Müküslü Hamza’nın (1892-1958) Mem u Zin üzerine çalışmasından söz eder 1919’da yayımlanan kitap ilk baskısından itibaren sürekli baskılarla karşılaşmış, eser toplatılmış, eseri yayınlayanlar hakkında zaman zaman çeşitli davalar açılmıştır. Mem u Zin’e yönelik baskılar Osmanlı Devleti hükümeti dönemi ile sınırlı kalmamış, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun ardından da devam etmiştir. Mem u Zin’in milliyetçi bir karakter taşıdığı, 1925 Ayaklanması sırasında ayaklanmanın liderleri tarafından, ayaklanmaya katılanlara milliyetçilik bilincini aşılamak amacıyla okunduğu, bunun da İstiklal Mahkemesince tespit edildiği belirtilir.

Hasan Hişyar Serdi de anılarında 1925 ayaklanmasında kendilerine verilen cezayı çekmek üzere gönderildikleri Niğde’ye giderken Harput’ta eski bir kiliseden cezaevine dönüştürülen bir yerde kaldıklarını, burada Müküslü Hamza ve Mehmet Şefik Arvasi’yi (1884-1970) gördüğünü, Şefik Arvasi’nin de Molla Ahmed Cezeri’nin Divan’ını bastırdığı için 10 yıl hapis cezasına çarptırıldığını söyler. Dönemin Türk hükümeti, kitabı toplatarak yakar, dağıtımını ve satışını yasaklar. “Reisicumhur İsmet İnönü” imzalı yasak kararı şöyledir. “Ahmedi Hani tarafından yazılan ve İstanbul’da Necmi İstiklal Matbaası’nda basılan Mem u Zin adlı kitabın yasak edilmesi ve elde edileceklerinin toplattırılması kararlaştırılmıştır. 13 Nisan 1950.” Yıllar sonra 1968’de M. Emin Bozarslan’ın Latince alfabeyle İstanbul’da yayınladığı Mem u Zin, aynı akıbete uğratılır. Önce toplatılır, ardından beraat eder. Otosansürlü bu baskının ardından yazar tarafından 1996’da yeniden düzenlenen sansürsüz baskı yasaklanıp toplatılır. Ne var ki, Ahmed Hani’nin “..Mem ve Zin’in aşkı etrafında çağının yaşamını, sosyal, kültürel ve idari durumunu, ahlaki değerlerini başarıyla tasvir etmiş ..” olduğu bu mesnevisinin kaderinde, Kültür Bakanlığı tarafından 2010 yılı Kültür Eserleri Dizisi kapsamında yayımlanmak vardır. Kelam konularında Sünni ve genellikle de Eş’ari görüşlerine bağlı olan müellif, kainatın yaratılışı ile insanlara sorumluluk yüklenmesindeki sırlar üzerinde durur. Tasavvufi düşüncesinin yanında dönemin sosyal sıkıntıları üzerinde duran ve halkın sahipsizliğinden yakınan Hani, bu meselelerin sosyal dayanışma ve bilgilenme ile aşılabileceğini, kendisinin de eserleriyle bu hususta üzerine düşeni yapmaya çalıştığını ifade eder. Kendi döneminde insanların ilim ve hikmet yerine maddi menfaatlere değer vermelerinden yakınır. Hafız Osman İlhami Karakurt, Mem u Zin’i tercüme ederken, aslında Mem u Zin’in bir aşk hikayesi olmadığını, sırlar kitabı olduğunu, leduni bir derinliğe sahip bulunduğunu, keşiflerin satır aralarına gizlendiğini söyler .

İlginizi Çekebilir  Ubeydullah Kaşgari (k.s.)

Şarih Hafız Osman Hoca yine divandan hareketle vehbi ilimler sahibi Hani Baba Hazretlerinin bu günlere ve daha sonraki zamanlara ait olaylara işaret eden şaşırtıcı görüşlerini de ayetlere dayandırarak yorumlar. Ayetlerin dışında, özellikle İmam-ı Gazali, İmam-ı Rabbani, İmam-ı Suyuti, İmam-ı Kuşeyri, Mevlana Cami Hazretlerinin görüşlerine de yer verir. “Her ne istesek o bize görünüyor. Öyle ki, bizim önümüzde tüm haller ‘tespit’ edilebiliyor. Yani gelecekleri olduğu gibi görüp ve tespit etmek… Ve gelecekte neye varıyorlarsa ve ne ile kalıyorlarsa… o durumlar bizlere tamamıyla görünmüş oluyor ki… Geçmiş zamanlar gelecek zaman gibi bize görünüyor. Ve o durumlara gitmenin müsavi olması, nasıl ve ne gibi oluyorsa, görünüyor ve nihayet buluyor. Ta ki, dünya sona erinceye kadar tümü bizlere görünüyor. (1.cilt/85)” Bediüzzaman Hazretleri 14-15 yaşlarında iken, bir ara Doğubeyazıt’a giderek bir süre orada kalır. Gündüzleri medresede, gecelerini ise Hani’nin türbesinde geçirmektedir. Gündüzleri bile girilmeye korkulan türbede gecelerini geçirmesi, halkın dikkatinden kaçmaz.

İlginizi Çekebilir  Hacı Köçek Dede

Bundan dolayı halk arasında Bediüzzaman için, “Ahmed Hani Hazretlerinin feyzine mazhar olmuştur”, denmeye başlanır. Hani’nin İsmail Bayezidi (ö. 1709), Şerif Han (ö. 1748) ve Murad Han Bayezidi (ö. 1778) gibi öğrenci ve takipçileri olmuştur. Eserleri gün geçtikçe daha çok dünya dillerine çevrilen Ehmedê Xani o dönemde yaptırmış olduğu medresede 10 bilim dalı okutulmuş ve bu gelenek, bilahare İsmailê Bayazidi ve Muradxan Bayazidi tarafından devam ettirilmiştir. Kabristanı İshak Paşa Sarayının 500 metre doğusundadır. Ne var ki, Rus işgali sırasında yıkılır. Doğubayazıt halkı ve Doğubayazıt Belediyesi mezarını kümbetle imar eder (1990–1991). Burası halkın hem mesire, hem ziyaret yeridir. Mekan ibadet, ziyaret, ümit; yani hem terapi hem de kutsal alan olarak telakki edilmektedir. Yaz kış ziyaretçilerle dolup taşmaktadır. Türbe İshakpaşa Sarayının arkasında, camiye bitişiktir. Cami ve türbe yöresel kesme taşlardan inşa edilmiştir. Değişik dilekler ve istekler için yoğun olarak ziyaret edilmektedir. Anlatılır ki, Ahmed-i Hani görüştüğü kişilerle konuşmadan önce içinden geçenleri bilirmiş. Hani Baba öleceği zaman, hocası Rüstem’e “Ölünce beni yıkayıp, bırakın” der. Ölünce Hani yıkanır ve cesedi camide bırakılır. Ertesi sabah geldiklerinde cesedin mezara defnedildiği görülür. Başka bir menkıbeye göre Hani Baba, “Bir gün, caminin kıble duvarında çatlak görürseniz şehri terk edin”, der. Bir süre sonra dediği yerde çatlak oluşur ve altı ay sonra da Ruslar şehri istila eder.

Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma