Alaeddin Halveti ; İzmir – Çiğli de İlçe kabristanında

Alaeddin Halveti
Alaeddin Halveti

Alâaddin Yayıntaş, Derbend dergâhı da denen, Makedonya’nın Üsküp şehrine bağlı Köprülü (Veles)’deki bu tekkede 7 ocak 1921’de doğdu. Yedi yaşında ilkokula başladı, ortaokul ve liseyi bitirdi. Babası Şeyh Ahmed, mânevî eğitimine önem verdi. Gittiği yerlere genç Alâaddin’i de götürürdü. Dergâhın ileri gelenleri, onun tekke terbiyesi ve irfânıyla yoğrulmasına dikkat ettiler.

O yıllarda Balkanlar, özellikle Makedonya siyâsî bakımdan çok karışık ve zor günler yaşamaktadır. Bulgarların, Yunanlıların, ve Makedonların nüfuz ve paylaşım kavgasının tam ortasındadır.

Genç Alâaddin 1943’te asker olur ve Bulgaristan’a gönderilir. Terhisten sonra rejim değişmiştir, ikinci defa askere alınır ve Hırvatistan’ın bir şehrine sevkedilir. Burada yazıcılık görevi yapar. Memleket Tito yönetiminde ve katı bir Komünizm rejimi uygulanmaktadır. Sözlerimizin başında Sâmiha Ayverdi’den naklettiğimiz askerlik hâtırası işte bu döneme ait olmalıdır.

Babası Şeyh Ahmed, dedesi Şeyh İsmail’den zengin ve etkili bir dergâh devralmıştı. Burası 1908’de pâdişah Sultan Reşat tarafından bir beratnâme ile Cuma ve bayram namazları kılınmasına izin verilen bir mekân haline geldi. Böylece saygınlığı arttı. Üsküp ve Köprülü bölgelerinde îtibarlı ve hürmet duyulan bir Halvetî dergâhı durumundaydı. Hristiyan aileler bile zor zamanlarda kıymetli eşyalarını ve çocuklarını bu dergâha gönül rahatlığıyla emanet olarak bırakırlardı. Balkan bozgunu sırasında Osmanlı askeri geri çekilirken küçük bir müfreze bu dergâhta birkaç gün misafir olarak kalmıştır.[4]

Babası 1950’de vefat edince Alâaddin 29 yaşında posta geçti. Köprülü Halvetî dergâhının 8. şeyhi olarak irşad görevine başladı.

Makedonya yönetim olarak o yıllarda Yugoslavya’nın bir parçası durumundaydı. Rejimin baskıları arttı, hayat şartları gittikçe zorlaştı. Evlâd-ı Fâtihan asırlar önce Anadolu’dan Balkanlara gitmişti. Târih tersine döndü; 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı (93 harbi) sonrası, Makedonya hâriç elimizden çıkmıştı. İmkân bulan Türkler ve Müslümanlar Osmanlı Türkiyesine göçtüler. Bu uzun göç yıllarında tarifsiz acılar ve felâketler yaşandı.1453819949

Başlarda nisbeten rahat olan Tito yönetimi sırasında zamanla sıkıntılar artmış olmalı ki, genç şeyh Alâaddin Türkiye’ye gitmeyi düşünmeye başladı. 1953 yılında turist pasaportu ile Türkiye’ye geldi, çeşitli şehirleri gezdi. Kendisi boylu poslu, müheykel, müşekkel, etkileyici ve karizmatik bir görünüme sahipti. Liderlik vasfı güçlü, becerikli ve müteşebbis biriydi. TBMM’ne gitti, zamanın Başbakanı Adnam Menderes ile görüştü.

TÜRKİYE’YE GÖÇ

Niyeti âilesi ve müridânı ile birlikte Türkiye’ye göç etmekti. Üç ay boyunca, hangi bölgelere yerleşirlerse uyum sağlayabilecekleri konusunda gözlemlerde bulundu. Memleketine döner dönmez bir program yaptı, sevenlerini Türkiye’ye göç için hazırladı. Bunların hemen hemen tamamı onun tâlîmatına uydular, 1954’ten îtibaren aralıklarla peyderpey göç ettiler ve şeyhin tavsıye ettiği bölgelere yerleştiler, iş güç sahibi olup çalışmaya başladılar. Bu yolla göçenlerin sayısı çoluk çocuklarıyla birlikte 18 bini kişi tahmin ediliyor. Bunlar arasında müridlik bağı olmayan hemşehrileri de vardır.

En sona Alâaddin Baba kalmıştır. Baskılar da artmış, pasaport almak hayli zorlaşmıştı. Allah’ın bir lutfu olarak bir oldu bittiyle ve kolaylıkla pasaport alır almaz hemen ertesi gün uçakla Türkiye’ye hareket etti, yıl 1957.

Şeyh efendi Manisa’nın Turgutlu ilçesine yerleşti ve dergâhını burada açtı. Ziraati biliyor ve seviyordu, maîşetini bu yolla temin etti. Modern ziraat usullerini uyguladı. Üzüm yetiştirmede verimi arttırdı. Güzel meyve bahçeleri meydana getirdi. Turgutlu çiftçileri kendisini örnek alarak, onun uygulamalarından istifâde ettiler. Meyve üretiminde kalite ve miktar artışı sağlandı.

Rehber insanların özelliği budur; onlar çevresindeki insanlara hem mânevî hem de maddî alanda yol gösterici olurlar. Alâaddin Yayıntaş’ın kimseye yük olmadan maddî hayatını devam ettirdiği görülür. O, başka bir çok sahici benzerleri gibi, “alan el değil veren el” olmaya özen gösterdi. Gördüğüm kadarıyla, müntesipleri de iş güç ve meslek sâhibi kimselerdir.1453819885

Alâaddin Baba İzmir Karşıyaka Girne caddesi üzerinde bir arsa alarak ev yaptırdı. 1972’de Karşıyaka’ya yerleşti. Evinin birinci katındaki geniş salon bir nevi dergâh olarak kullanılırdı. Üç oğlu bir kızı oldu. Bunlardan Hüseyin Avni 23 yaşında bir delikanlı iken trafik kazasında vefat etti. Büyük insanların imtihanları da zor olur. Şöyle bir hadîs-i şerif vardır:

“İnsanların en çok belâya uğrayanları evvelâ peygamberlerdir, sonra benzerleri ve benzerleri (veliler ve salihler) gelir. Kişi dinine göre belâ ve imtihanlara maruz kalır. Eğer dîninde kavî ise, belâsı daha da artar. Fakat dininde gevşek ise ona göre musibetlerle karşılaşır. Kişiye belâlar gelir gelir de artık onun üzerinde hiçbir günah kalmaz.”[5]

Alâaddin Yayıntaş tam da bu hadîse uygun, kavî imanı olan biriydi. Evlâdının acısını metanetle karşılamayı bildi ve olgun insan örnekliğini bir kere daha gösterdi.[6]

Alâaddin Baba 75 yıllık hareketli, verimli, feyizli bir ömürden sonra, 1 şubat 1996’da Hakk’ın rahmetine kavuştu ve İzmir Çiğli Mezarlığına defnedildi. Kabir taşının bir yüzünde şunlar yazılıdır: “Evlâd-ı Fâtihandan ve Rumeli Alperenlerinden Derbent Halvetî dergâhı postnişîni Âdemü’l-fukarâ, bende-i Âl-i Abâ el-fakîr el aliyyü’l-Halvetî Ali Alâddin Yayıntaş (1921-1996), Türklük ve İslâmiyet için yaşadı. El-Fâtiha.”[7]

Yerine ilk oğlu 1959 doğumlu Hasan Şükrü Yayıntaş geçti, o sırada 37 yaşında idi.

Alaeddin Halveti (Yayıntaş) Silsile-i Şerifi
Hz. Peygamber (as),
Hz. Ali, Hasan-ı Basrî (728),
Habîb-i Acemî (748),
Dâvud et-Tâî (782),
Mâruf-i Kerhî (815),
Seriyy-i Sekatî (870),
Cüneyd-i Bağdâdî (909),
Mümşad-i Dîneverî (911),
Muhammed Dîneverî (980),
Muhammed Bekrî (990),
Vecîhüddin Kadî (1050),
Ömer Bekrî (1106),
Ebü’n-Necib Sühreverdî (1201),
Kudbeddin Ebherî (1225),
Rükneddin Sincasî (1231),
Şehâbeddin Tebrîzî (1302),
Seyyid Cemâleddin Tebrîzî (1358),
İbrahim Zâhid Gîlânî (1306),
Ahî Muhammed (1330),
Ebu Abdullah Sirâcüddin Ömer Halvetî (1397),
Ahî Mîrem Halvetî (1409),
İzzeddin Hıyâvî (1410),
Sadreddin Hıyâvî (1456),
Yahyâ Şirvânî (1464),
Muhammed Bahâeddin Erzincânî (1472),
İbrahim Tâceddin Kayserî (1480),
Alâaddin Uşşâkî (1488),
Yiğit baş-ı Velî Ahmed Şemseddin Marmaravî (1504),
İzzeddin Karamânî,
Kasım İnegölî (1534),
Muhyiddin Karahisârî,
Ramazan Mahvî (1616),
Mestci Ali Rûmî,
oğlu İbrahim Rûmî,
Debbağ Ali Rûmî,
Lofçalı Ali Rûmî,
Hüseyin Serezî,
Mustafa Koşarkavî,
Mehmet Baba (1754),
oğlu Osman Baba (1804),
oğlu oğlu İbrahim Baba (1844),
oğlu Nûreddin Baba (1856),
onun kardeşi Süleyman Baba (1862 intisâbı Koşarka’yadır, hilâfeti ise Prizren’dendir),
oğlu İsmail Baba (1912),
oğlu Ahmed Baba (1950),
oğlu Ali Alâaddin Yayıntaş,
oğlu Hasan Şükrü Yayıntaş (1996). Son şey Hasan Şükrü’nün intisâbı babası Alâaddin Yayıntaş’a olup hilâfeti ise onun İstanbul halîfesi Kerim Bayramlar Baba (v. 2003)’dandır.

KİŞİLİĞİ VE BAZI HİZMETLERİ

Alâadin Yayıntaş tasavvuf geleneği içinde yetişmiş, Halvetî kültürünün iyi bir temsilcisi ve yayıcısı idi. Evlâd-ı Fâtihan rûhuna sahipti. Rumeli Türkünün ihtişamlı devirlerinden kalma bir asâleti, heybeti ve cömertliği vardı. Bütün bunlar onun şeyhliği ve tasavvufî karizmasıyla birleşince, müstesnâ bir kâmil insan tipi ortaya çıkar. Alâaddin Baba böyle biriydi. Bilebildiğim kadarıyla hizmet ve faaliyetlerini şöyle sıralamak mümkündür.

1)Tahsil çağındaki gençlerin, üniversite talebelerinin elinden tutardı. Tam bir insan sarrafıydı. Gerek muhibbânının gerekse başkalarının olsun, yetenekli gördüğü gençleri tahsile teşvik etti; sırasında maddî destek verdi, onların sonuna kadar yükselmelerine ön ayak oldu.

1992 sonrasında Türk cumhuriyetlerinden ülkemize çok sayıda öğrenci gelmişti. Alâaddin Baba imkânı nisbetinde onlarla ilgilendi, onlara maddî-mânevî destek sağladı. Ayrıca ihtiyaçlı birkaç gencin yuva sâhibi olmalarını temin etti. Aslında bu tür yardımlarının bilinmesini ve dile getirilmesini kat’iyyen istemezdi. Verdiğimiz örnekler bir şekilde çok yakınında olanlarca bilinenlerdir.

Bir Azerbaycan seyahatinde Gence şehri tiyatro müdürü Hilal Bey’in oğlu Metin’i babasının izniyle Türkiye’ye getirip, Ege Üniversitesi’ne kaydettirdi. Bütün masraflarını ve her türlü ihtiyacını karşılayarak tahsilini tamamlattı.[9]

Azerbaycan seyahatinde pek çok şahısla görüştü. Kendisi ziraati bildiğinden, bu alandaki kimselerle de fikir teâtisinde bulundu. Dönüşte Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesinden zeytincilikle ilgili bir yığın kitap ve broşür temin ederek Azerbaycan’a gönderdi.

O, halka hizmeti Hakk’a hizmet bilenlerdendi. Azerbaycan’ın zor günlerinde oraya bir kamyon dolusu gıda maddesi sevketti. Azerbaycan’ın muhtelif şehirlerinden Türkiye’ye gelmek isteyenlere davetiyeler gönderdi, onların masraflarını gidermede katkıda bulundu.

2) Halvetî kültürüne dair bazı kitapları yayımlattı. Alâaddin Baba’nın belki derin bir tahsili yoktu, ama o, muhteşem bir irfâna ve müthiş bir firâsete sahipti. Kimden ne kadar istifade sağlanacağını bilir ve sonuç almaya çalışırdı. Tarîkatinin pîr-i sânîsi olan Yahyâ Şirvânî’nin (v. 1463) tertib ettiği Vird-i Settar adlı Halvetî evrâdını tercüme ettirip bastırdı.[10] Ayrıca bir şerhini de sâdeleştirterek yayımlattı.[11] Halvetî halifelerinden Pir Muhammed Bahaeddin Erzincani (v. 1464)’nin Makamü’l-Arifîn[12] adlı kitabının basımı sağladı.

Yahyâ-yı Şirvânî’nin en önemli halîfelerinden Dede Ömer Rûşenî (v. 1486)’nin Divanı Azerbaycan’da bir doktora çalışması olarak hazırlanmış. Bunun daktilo nüshasının bir kopyasını temin eden Alâaddin Baba, eseri Türk harfleriyle neşre hazırlayacak birini bulmak için çaba gösteriyordu, sanırım sağlığında mümkün olmadı.

Kültür ve irfan sahibi şahsiyetlerden pek çoğuyla muârefesi vardı. Süheyl Ünver, Ali Nihad Tarlan, Ekrem Hakkı Ayverdi, Sâmiha Ayverdi, Muzaffer Ozak, Nevzat Atlığ, Ahmet Kabaklı, Münevver Ayaşlı, Ali Haydar Bayat, Sâdi Hoşses, Mustafa kara, M. Erol Kılıç vb. gibi.

Oğlu ve halîfesi hasan Şükrü Yayıntaş da onun bir hayrül halefi olarak yayın faaliyetlerini devam ettirmektedir. Alâadin Baba’nın annesinden dedesi olan Sükûtî Murtazâ ile ilgili iki kitabın basımını sağladı. Birincisi Şeyh Sükûtî Murtazâ Baba[13], ikincisi bir yüksek lisans çalışması olan Murtazâ Sükûtî Divanı’dır.[14] Ayrıca kısa kısa tasavufi sohbetlerden oluşan bir cep kitabı (Halvetilikten Gönüllere Mesajlar)[15] ve Halvetilikten Gönüllere Makaleler ve Mânâlı Sözler adlı bir kitap yayımlamıştır.[16] Kitap iki bölümden oluşmaktadır. İlk yarısında H. Şükrü Yayıntaş’ın çeşitli tasavvufi ve dînî konulardaki yazıları, ikinci bölümde ise genç müntesiplerin yazdığı makaleler yer almaktadır.

3) Seyahatleri:

Alâaddin Baba cevval ve hareketli bir kimseydi. Kültür ve irfan yolculuğu diyebileceğimiz bir çok seyahat yaptı. Türkiye’nin hemem hemen her yerini, her şehrini gezip gördü. Özellikle, kıyıda köşede bile olsa, nerede bir türbe, yatır, târihî mekan varsa; araştırdı, buldu, ziyâret etti ve niyazda bulundu.

Türkiye dışında gittiği yerler: Irak, Afganistan, Azerbaycan, Kazakistan’da Ahmed Yesevi, Kazan, Tuva, eski Yugaslavya, Arnavutluk, Avusturya, Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda ve Rusya. Bu seyahatlerin çoğu, şimdiye göre daha zor şartlarda ve zamanlarda oldu.

Alâadin Baba’nın gezileri sadece turistik amaçlı değildi, asıl gayesi mânevî zevkti, kültür ve irfandı, bu vasıflara sâhip insanları arayıp bulma, onlarla görüşmekti. Halvetî büyüklerinin, Ehl-i Beytin ve tâkipçilerinin, tasavvuf erbâbının türbeleri ve hâtıraları asıl onun ilgisini çeken yerlerdi.

Alâaddin baba 1989 sonunda Pîr-i sânî Yahyâ Şirvânî’nin türbesini ziyâret için iki adamıyla birlikte Azerbaycan’a gitti. Yanında bulunanlardan sadık dervişi Ferruh Çimdiker’in (d. 1936) anlattıklarından özetleyerek bu seyahate âit bâzı intibâlar sunalım:

Henüz Azerbaycan bağımsızlığına kavuşmamıştır ve doğrudan hava yolu seferleri de yoktur. Eyüp’ten çıkıp 1400 km yol kat ederek Hopa’ya varırlar. Sarp sınır kapısından Gürcistan üzerinden geçerek Bakü’ye ulaşırlar. Şirvanşahlar Sarayı diye anılan ve müze haline getirilmiş yere giderler. Müze görevlisi Meryem Hanım çok ilgi gösterir. Hz. Pîr’in türbesini ziyâret ederler. Orayı çok bakımsız ve karanlık bulurlar, üzülürler. Alâaddin Baba ilgililerle görüşür, türbenin onarımı için anlaşırlar, masrafları Alâaddin Baba gönderceketir.

Birkaç sene sonra bir Türk televizyonu Bakü’de Yahyâ Şirvânî türbesi önünde çekim yapmaktadır. Röportaj sırasında Meryem Hanım anlatır: “Daha önce buradaki zat biliniyordu fakat hiç ilgi yoktu. 1990 senesinde İzmirli Alâadin Baba buraya geldi, tâmirine katkıda bulundu ve bu zâta karşı alâka arttı. Kendisini buradan şükranla selâmlıyorum.”

O seyahat sırasında Alâaddin Baba Halk Cephesi lideri ve daha sonra cumhurbaşkanı olacak olan Ebülfez Elçibey’le de görüşür. Elçibey kendisini kapıda karşılar ve çok ilgi gösterir. Ziyâret sebebini sorar, akrabalar falan mı vardır, der. “Yahyâ Şirvânî hazrertlerini ziyârete geldik” cevâbını alınca Elçibey duygulanır, ayağa kalkar: “Siz erbâb-ı tasavvuf olan gönül erlerindensiniz” der. Ağlayarak Alâaddin Baba’nın ısrarla elini öpmek ister, o da elini vermek istemeyince yalvaran bir sesle der ki: “Lütfen müsâade edin, bu fırsatı bir daha bulamam, beni mahrum etmeyin. Çok mutluyum, bize bu güzel ânı yaşattınız. Türk’ün Türk’ten başka dostu yok. Allah sizden râzı olsun. Ne olur bize dua buyurun, buna çok ihtiyacımız var. İnşallah çok yakında hürriyetimize kavuşacağız, o vakit sizleri buraya biz dâvet edeceğiz. Burada istediğiniz yere mekân yapalım, sofranızı burada da açın, aç olan bizleri de gıdalandırın. Ne hizmet düşerse yapmaya hazırız.”[17] Çok duygulu ve mutlu bir tablo oluşur. Alâaddin Yayıntaş Türkiye’den getirdiği bir bayrağı hediye eder, bunun bir yüzünde Türk bayrağı, öteki yüzünde Azerbaycan bayrağı vardır. Geç vakit ayrılırlar.

Bunların bizzat şâhidi olan Ferruh Çimdiker sonrasını şöyle anlatır: “Biz Azerbaycan’a giderken 15 günlük papasport ile gitmiştik. Onlara bu az geldi, pasaportlarımızı 15 gün daha uzattılar. Bu ikinci sürenin henüz beşinci günündeydik. Akşam yine uzun sohbetler oldu, yattık. Sabah erken kalktığımda Alâddin Baba fakîre işaret etti, usulca yanına vardım. “Bavulları topla gidiyoruz” dedi. Hemen valizleri hazırladım. Sabah kalkınca ev sahipleri telaşlandı: “Ne oldu, daha on gününüz var, niçin hazırlandınız, yoksa hizmette bir kusurumuz oldu da sizi üzdük mü?” diyorlardı. Alâaddin Baba; estağfirullah, üzmek ne kelime, çok teşekkür ederiz. Allah sizden razı olsun. Fakat ne olur mâni olmayın biz gidelim, dedi. Yola çıktık, nihayet Sarp kapısından Türkiye’ye geçtik. Hopa’da bir lokantada oturuyorduk, karşımdaki televizyon Bakü’yü gösteriyordu. Bakü yanıyor, Rus tankları mermi yağdırıyordu. Bu manzara fakîri dehşete düşürdü. Biz şu an orada olsa idik, ne olurdu acaba hâlimiz?”

Azerbaycan’ın yakın târihine bakınca bu hâdise ayan beyan görünür: “Halk cephesi taraftarlarının her geçen gün çoğalması ve yapılacak seçimlerde çoğunluğu alma ihtimalinin belirmesi üzerine Moskova yönetimi, Bakü’de Ermenilere yönelik saldırıları ve iki cumhuriyet arasındaki gerginliği gerekçe göstererek, ocak 1990’da ağır silâhlarla Bakü’ye kanlı bir müdâhalede bulundu.”[18]

Sonuç olarak Balkanların mümtaz Evlâdı, tasavvuf ahlâkı ve Türklük şuuruna sâhip olan Alâaddin Yayıntaş, Makedonya’da başladığı irşad, kültür ve hizmet faaliyetini, 1957’den îtibaren 40 yıla yakın Türkiye’de devam ettirdi. Turgutlu’da modern ziraat usulleriyle çevresine örneklik etti. İstîdatlı gençlerin tahsîline, iyi yetişmelerine maddî-mânevî destek oldu. Halvetî kültürüne ait eserlerin yayımlanmasını sağladı. Türkiye içindeki ve dışındaki mânevîyat merkezlerini ziyâret etti. İlim, kültür ve irfan sâhipleriyle dostluklar kurdu. Azerbaycan’da Yahyâ Şirvânî hazretlerinin türbesinin onarılmasını sağladı. Tabii ki asıl önemli yönü, onun mânevî misyonudur. Ahlâkî-mânevî olgunluk yolunda bir çok cana rehberlik etti. Rûhu şad olsun.

Kaynak
Prof. Dr. Mehmet Demirci ; Celâl Bayar Üniversitesi’nin düzenlediği “III. Uluslararası Balkanlarda Türk Varlığı Sempozyumu”

http://www.erolsasmaz.com
Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz