Zakirzade Abdullah Efendi

İstanbul –   Üsküdar –    Karacaahmet Kabristanında  Süleyman Hilmi Tunahan Hazretlerinin yola  doğru alt bölümünde yer alan Miskinler Kabristanında

Celvetî şeyhlerinden.

Babası Osman Efendi Aziz Mahmud Hüdâyî’nin zakirbaşısı olduğundan “Zâkirzâde” sıfatıyla anılır. Osman Efendi şeyhinin birçok şiirini ilâhi formunda bestelemiştir. Tasavvufî eğitimini tamamlayan Abdullah Efendi önce halife olarak Manisa’ya gönderilmiş, fakat daha sonra İstanbul’a çağrılarak bir süre Zeyrek ve Atik Ali Paşa haremi içerisindeki Kasım Çelebi zaviyelerinde irşad faaliyetlerinde bulunmuş, ardından Kılıç Ali Paşa ve Fatih camilerinde vaizlik yapmış, 1657 yılında Üsküdar’da vefat etmiştir. Mezarı Karacaahmet Mezarlığı’nda Miskinler Tekkesi arkasındadır.

[toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak ; Üsküdar Meşhurları , Yazıyı hazırlayan ; Abdülkadir Özcan , Üsküdar Belediyesi Yayınları
[/toggle]

Aziz Mahmut Hüdai (k.s.)

İstanbul – Üsküdar’da Aziz Mahmud hüdai camii yanındaki türbesinde

Babasının adı Fazlullah’tır. 1541’de Şerefliikoçhisar’da doğdu. Kaynaklarda “seyyid” olduğu bil- dirilmektedir. İlk tahsiline Sivrihisar’da başladı, sonra ilim ve irfanını ilerletmek üzere İstanbul’a geldi. Nazırzade Ramazan Efendi’den medrese tahsilini görürken bir yandan da Halvetiyye tarikatının şeyhlerinden Muslihiddin Efendi’nin sohbetlerine devam etti. Hocası Nazırzade Edirne’deki Sultan Selim Medresesesi müderrisliğine tayin edilince yardımcısı olarak Edirne’ye gitti; daha sonra yine hocasının Şam ve Mısır kadılıkları esnasında da yanından ayrılmadı. Buralarda devrin tanınmış bilginleri ile görüştü; Mısır’da Halveti tarikatı büyüklerinden Şeyh Kerimüddin’den tarikatın usul ve adabı ile ilgili dersler aldı. Genç yaşta tefsir, hadis, fıkıh gibi dini ilimlerin yanı sıra tasavvuf yolunda da bilgisini ilerletti. 1573’te hocası Bursa kadılığına tayin edilirken kendisi de Bursa’daki Ferhadiye Medresesi’ne müderris oldu.

Medrese tahsilini tamamlayıp naiblik ve müderrislik gibi resmi görevlerde bulundu. Bir yandan da Şeyh Üftade Hazretler’nin (ö. 1580) Kaygan Camii’ndeki vaazlarını dinliyordu. Gördüğü bir rüya üzerine veya muhatap olduğu bir davadan sonra resmi görevinden ayrılarak makam, mevki, mal, mülk gibi şeyleri bütünüyle terk edip tasavvuf yolunu seçti.

Üç yıl kadar Celveti şeyhi Üftade Hazretleri’nin manevi eğitiminde kaldı. Üzerinde sırmalı kftanı, omu- zunda sırıkla Bursa sokaklarında ciğer sattıktan sonra müridliğe kabul edildiği bildirilmektedir. Önce Sivrihisar’a irşad için gönderilen, altı ay kaldıktan sonra Bursa’ya geri dönen Hüdayi, şehre gelmesinin hemen akabinde şeyhinin vefatı üzerine önce Rumeli’ye gitti, oradan da İstanbul’a geldi.

Küçük Ayasofya Camii’inde vazifeye başladı. Daha sonra Fatih Camii’nde verdiği tefsir, hadis ve fıkıh dersleri sırasında ulemadan devlet erkanına kadar uzanan geniş bir muhiti oluştu. Fatih Camii’nde 1599 yılına kadar vaizlik de yapıp halen Üsküdar’da bulunan Hüdâyî Külliyesinin yerini satın aldı. İnşaatıyla bizzat ilgilenmek için ikametgâhını Üsküdar’a, Rum Mehmed Paşa Camii yanına taşımıştır. Tekke ve mescidinin tamamlanmasından sonra buraya yerleşti. Külliye 1589-1595 yılları arasında tamamlandı. Bu arada vaizlik görevini de Fatih Camii’nden Üsküdar’daki Mihrimah Sultan Camii’ni naklederek kendi camiinde hatiplik vazifesini üstlendi. 1617’de Sultanahmet Camii’nin tamamlanmasından sonra ilk hutbeyi okudu ve her ayın ilk pazartesi günü vaaz vermeyi kabul etti.

Üftade gibi şair bir şeyhin tesiriyle tasavvufu tercih etmiş olan Hüdayi, İstanbul’un en büyük camilerinde halka dinî öğütler verirken Üsküdar’daki dergâhında zengin-fakir, avam-havas her zümreden insana manevi olgunluğun, ahlâk ve faziletin yollarını gösterdi. Dergahında fakirlerle zenginlerin hatta vezirlerin eşit görüldüğü, belki fakirlere daha çok iltifat edildiği, kaynaklarda yer almaktadır.

Dergaha zaman zaman gelenler arasında “Bahti” mahlasıyla şiirler de yazan Sultan I. Ahmed de bulunuyordu. Halk arasında yaygın olan menkıbe ve kerametlerinin büyük bir kısmı I. Ahmed’le Aziz Mahmud Hüdayi arasında geçen olaylarla ilgilidir. Altı padişahın devrini idrak etmiştir. Bazı padişahlara yazmış olduğu mektupları vardır. Aile hayatıyla ilgili fazla bilgi bulunmamaktadır. Altısı kız, on bir çocuğunun olduğu, neslinin kızları vasıtasıyla devam ettiği bilinmektedir. Üç defa hacca gitmiştir. 2 Ekim 1628’de (3 Safer 1038) vefat etti.

Şöhreti devrinde olduğu gibi ölümünden sonra da devam etmiştir. XVII. yüzyılda tekke edebiyatının önde gelen temsilcilerinden biridir. Tasavvuf mesleğini halk arasında yaymak için bir yandan dini eserler kaleme alırken bir yandan da şiire vasıta olarak başvuran mutasavvıflardan biri de odur. Onun ilahileri içten gelen bir coşkunun, samimi bir yakarışın sade, basit, fakat kuvvetli bir ifadesi olarak da kabul edilmelidir. Divan’ında 250’den fazla ilâhi bulunmaktadır. Yurt içinde ve dışında çeşitli yazma ve basma nüshaları bulunan ve Divan-ı İlâhiyyât olarak da adlandırılan eser, Kemaleddin Şenocak (İstanbul 1970) ve Ziver Tezeren (İstan- bul 1985) tarafından yayımlanmıştır. Yetmişten fazlası bestelenen şiirleri bayram, ramazan, mevlid gibi çeşitli zamanlarda okunmaktadır. Celvetiyye’nin kurucusu olan Hüdayi’nin şiirlerinde diğer birçok tekke şairinde olduğu gibi Yunus’un tesiri görülür. Eserlerini Arapça ve Türkçe olarak yazmıştır.

Arapça eserleri: Nefâisü’l-mecâlis, Mi âhu’s-salât ve Mirka-tü’n-necât, Câmiu’l-fezâil ve kâmiu’r- rezâil, Hâşiyetü Kû-histâni fi Şerhi Fıkhi Keydâni, Keşfu’l-Kınâ an Vechi’s-Semâ, Hulâsatu’l-Ahbâr fî Ahvâli’n-Nebiyyi’l-Muhtâr. Bunlardan başka Hab- beti’l-mahabbe, el-Fethu’l-bâb ve Ref-u’l-hicâb, Ha- yatü’l-ervâh ve Necâtü’l-eşbâh, Tecelliyat gibi çeşit- li kitap ve risaleleri mevcuttur. Bu eserlerinden bazıları Türkçeye tercüme edilmiştir. Divanı dışında başlıca Türkçe eserleri: Mektubât, Nesâyih ve Mevâiz’dir. Ayrıca Necâtü’l-Garik fî Cem’ ve’t-Tefrik, Mi’râciyye, Ecvibe-i Mutasavvıfâne ve Tarikatname gibi çeşitli risaleleri de bulun- maktadır.

[toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak
Kaynak ; Üsküdar Meşhurları , Yazıyı Hazırlayan Azmi Bilgen , Üsküdar Belediyesi Yayınları
[/toggle]

Köstendilli Ali Efendi

İstanbul – Üsküdar’da Katibim Aziz Bey sokak ile Ethemağa sokağının kesişimindeki caminin haziresinde.

Nureddin Cerrahi Hazretleri’nin mürşidi.

Nureddin Cerrahî Hazretlerinin mürşidi olan Köstendilli Şeyh Ali Efendi, tanınmış evliyadandır, ilimde ve amelde zühd ve takvası herkesçe teslim edilmiştir. O da tarikatı Lofçalı Fazıl Aliyyü’r-Rumî Hazretlerinden almış ve uzun müddet mürşidine hizmet ile tarikat adabını ikmal eylemiştir.

Kerametleri halk dilinde dolaşan şeyhlerdendir. Halk arasında Köstendilli Kadısı Ali Efendi namı ile meşhur olan. bu zat Üsküdar’da Katibim Aziz Bey sokak ile Ethemağa sokağının kesişimindeki Hz. Selami’nin halen yıkılmış olan tekkesinin mezarlığında medfundur.

Adı geçen tekkeye şeyh olması hadisesini Evrenoszade Sami Bey şöyle anlatmıştır:
Zamanın padişahı, uzun müddet Medine’de kalan haremağalarından Beşir Ağa’ya sormuş :
— Bunca sene «Ravza-i Mutahhara»’da hizmet etmişsin, bu müddet zarfında hiç bir fevkaladelik görmedin mi?
Beşir Ağa:
— Evet Efendim, demiş. Bir gün şöyle bir vak’a oldu: Bir akşam üzeri türbenin kapıları kaparken bir adam hızla içeri girdi. «Ben Köstendil Kadısı Ali» dedi ve benden geç kaldığı için özür diledi ve ziyaret sebebi olarak bazı hadis hakkındaki iltibasın halli için huzur-u Peygamberi’ye geldiğini söyledi. Kendisini biraz bekledim ve beraberce türbenin kapısını kapayıp çıktık. Yolda ben birisine selam verdim, hal hatır sorarken bir de arkama bakayım ki Hazret kaybolmuş.

Beşir Ağa’nın anlattığı bu vakıa üzerine Padişah bu zatı arayıp bulmasını irade ediyor. Bir gün Beşir Ağa Beyazıt meydanında geçerken Kadıya rast geliyor. Köstendilli Ali Efendi:
— Bre ulan Arap! diyor, beni Padişaha neden gammazladın?
Beşir Ağa Padişahın zoru ile anlattığını söylüyor ve saraya avdet edince vaziyeti Padişaha arzediyor. Hükümdar da Ali Efendi’nin şeyhliği açık olan bir tekkeye tayin edilmesi hususunda Şeyhü’l İslamlığa irade ediyor. Köstendilli Ali Efendi bu vazifeyi kabul etmek istemiyor. Fakat
Şeyhü’l-îslam kendisine:
— İki şey reddedilmez, diyor. Biri padişahın iradesi, diğeri Şeyhü’lislam’ın mucibi.

Hazret ister istemez vazifeyi kabul edip Üsküdar’ın yolunu tutuyor. Üsküdar iskelesinde kendisini alayla karşılayıp Tekkekapusu’na götürüyorlar, fakat mahallelinin engeli ile karşılaşıyorlar Mahalleli tekkeye dervişlerden birinin şeyh olmasını arzu ettikleri için tekkenin kapısını iç tarafından açılmasın diye duvar örerek kapatmışlar. Bu vaziyet karşısında Kadı Hazretleri:
— Bize yalnız “Padişahın iradesi ile Şeyhü’l-İslam’ın mucibi red olumnaz” dediler, buna Evliyaullah’ın Fatihasını da ilave etmek lazım deyip bir Fatiha çekiyor. Kapı kendi kendine yıkılıyor ve post’a geçiyor.

Kabir taşı ;

“Tarikat-i Halvetiye’den, hatemu’l muctehidin Piri, Muhammed Nureddin-i Cerrahi Hazretleri’nin murşid-i azizi, Köstendil Mufti-yi kibarı, ricalullahtan Hazreti Şeyh Ali Alaaddin-i Halveti kuddise sırruhu’l-baki 1143 (1730-31) ile haremi Havva Bacı Hatun (k.s.) 1167 (1761-62) ruh-i şerifleri icin el Fatiha”

[toggle title=“Kaynaklar load=”hide”]Kaynak
İstanbul Evliyaları ve Fetih şehidleri ; Şevket Gürel
[/toggle]

Şeyh Seyyid Nuri Efendi

İstanbul – Üsküdar’da Kurban Nasuh camii avlusunda

Türbe, Kurban Nasuh Camii avlusunun sağ tarafında, Büyük Selim Paşa Caddesi üzerindedir. Kare planlı olan türbenin çatısı son tamirde kurşun ile kaplanmıştır. Caddeye bakan büyük hâcet penceresinden başka, cami avlusuna bakan iki penceresi daha vardır. Hiçbir yerinde kitâbesi bulunmayan yapının kapısı arka tarafta olup, sağ tarafında ve set üzerinde Recep 1308 (şubat 1891) tarihinde vefat eden Hacı Mehmet Hulusi Efendi’nin ve Şevval 1323 (Kasım 1905) tarihinde vefat eden İbrahim Edhem Surûrî Efendi’nin kabirleri vardır. Avluya bakan pencerelerin önünde ise, 995 (1587) tarihinde vefat eden Kurban Nasuh’un, yine set üzerinde kabri bulunmaktadır.

Türbe içinde üç sanduka vardır. Biri, 29 Muharrem 1273 (1 Eylül 1856) yılında vefat eden Şeyh Mehmet Nuri Efendi’ye; ikincisi 12 Muharrem 1317 (23 Mayıs 1899) tarihinde vefat eden Şeyh Tevfik Efendi’ye; üçüncüsü ise, Hidayetullah ismiyle de anılan Şeyh Nuri Efendi’nin kızı Hediye Sultan Hanım’a aittir.

Türbe, Şeyh Nuri Efendi’nin vefatından sonra, 1856 yılı sonlarında yapılmıştır. Şeyh Nuri Efendi’nin sandukası üzerindeki levhada, güzel bir hat ile şu yazı yazılmıştır:
Yâ Hazreti Şeyh Mevlâna Seyyid Nuri’ er-Rıfai el-Hüseynî el-Üsküdarî. Tarih-i vefatları, 29 Muharrem 1273 Yevm-i Salı
İkinci sanduka üzerinde:
Es-seyyid ŞeyhTevfik Efendi Hazretleri. Vefatı, 1317. Es-Seyyid Mehmed Nuri Efendi Hazretleri’nin mahdumu ve cami-i şerifin son imam-hatibi ve Şeyhi. Es-Seyyid Mehmed Hayrullah Taceddin Yalım’ın pederidir.
Üçüncü sanduka üzerinde ise:
Hediye Sultan Hanımefendi Hazretleri. -Şeyh Nuri Efendi nin kerimesidir,diye yazılıdır. Vefat tarihi yoktur.

Türbe kapısı yanındaki sofada yanyana iki kabir vardır. Etrafı demir parmaklıklıdır. Bu parmaklık üzerindeki mermer levhada şunlar yazılıdır:
”Kudvetü’l-ârifîn eş-şeyh es-seyyid Mehmed Nuri er-Rıfaî Kuddise / Sirruhu’l-Hâdi Hazretleri’nin hâfidi eş-şeyh es-seyyid el-hac Mehmed Hulûsî Efendi’nin rûh-i şerifi çün el-Fatiha Fî 7 Şevval 1323 (5-Aralık -1905)”

Bunun yanındaki diğer bir levha üzerinde ise şunlar yazılıdır:
Ser-tâcü’l-ârifîn eş-şeyh Mehmed Nûri er-Rıfaî k.s. el-celî Hazretlerinin bendesi Bahriye Nezaret-i celilesi / Muhasebecisi ecille-i ricâl-i saltanat-ı Seniyyeden / Es-seyyid İbrahim Edhem Sürûrî Efendi merhûmun rûh-ı şerifleriçün El-Fatiha. Fî l9 fiubat 1307. fî. 13 Recebü’l-ferd 1308
Her ikisinde de şâhide yoktur.

[toggle title=“Kaynaklar load=”hide”]Kaynak
Kaynak ; Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi , Cilt 8 , sy 119-121 , Hazırlayan ; Süleyman Ateş
[/toggle]

Halil Numan Dede

İstanbul – Üsküdar’da Doğancılar caddesindeki Üsküdar Mevlevihanesinde

1- Tekkenin kurucusu Numan Halil Dede Efendi 1213 Receb 27 (4 Ocak 1799)
2- Hafız Seyda Abdurrahim Dede Efendi. Üsküdar ve Galata ve Yenikapı ve Beşiktaş Mevlevihaneleri ser-kudumi eş-şeyh es-seyyid Seyda Hafız Dede Efendi. Rihleti 27 Muharrem 1215 (20 Haziran 1800)
3- Şeyh Seyyid Mehmed Hüsameddin Dede Efendi1216 (1801).
4- Eş-Şeyh el-hac Ali Dede Efendi (Hacı Dede). 1217 (1802)
5- Şeyh İsmail Hulusi Dede Efendi. 1219 (1804)
6- Eş-Şeyh es-seyyid el-hac Mehmed Emin Dede Efendi. 1227 (1812)
7- Kapıdan girişte sol tarafta kime ait olduğu bilinmeyen bir sanduka vardır. Bu, Şeyh Abdullah Necip Dede Efendiye ait olmalıdır. 1252 (1836)
8 – Şeyh Abdulkadir Kadri Dede Efendi. Beşiktaş Mevlevihanesi şeyhi iken vefatında oradaki türbeye gömülmüştür 1267 Zilkade 15 (11 Eylul 1851).
9- Hazreti Şeyh es-seyyid Hafız Ahmed Arif Himmeti Dede Efendi. 1290 Rebiyulevvel 17 (15 May›s 1873).
10- Eş-şeyh Mehmed Hasib Dede Efendi.
11 -. Eş-şeyh Mehmed Halid Dede Efendi. Oldu Halid Dede’ye huld makam 1320 (1902)
12- Ahmet Vesim Paşa 1328 (1910).
13 – Bursa Mevlevihanesi seccadenişini Şeyh Şemseddin Dede Efendi’nin oğlu Fasih Dede Beyefendi 1335 (1916).
14- Üsküdar Mevlevihanesi’nin meydancısı Mustafa Dede. 1285 Zilkade 3 (şubat 1869).
15- Derviş Aziz Efendi 1323 Zilkade 29 (Ocak 1906)

[toggle title=“Kaynaklar load=”hide”]
Kaynak
Kaynak ; Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi , Cilt 8 , sy 119-121 , Hazırlayan ; Süleyman Ateş
[/toggle]

Seyyid Haşim Baba

İstanbul – Üsküdar – Karacaahmet kabristanında – Karacaahmet sultan dergahından inadiye ‘ye giderken .

Celvetiye tarikatının Hâşimiyye kolunun kurucusu.

Üsküdar’da doğdu (1718). Bazı kaynaklarda adı Mehmed Hâşim olarak verilse de doğrusu Mustafa Hâşim’dir. Babası, daha sonra Bandırma- lızâde (Bandırmalı) Tekkesi diye bilinen Üsküdar İnadiye’deki evini tekke yaparak irşad faaliyetlerinde bulunan Celvetiyye şeyhlerinden Yusuf Nizâmeddin Efendi’dir. Kendisi de babasının yerine daha sonra şeyh olmuştur. Ancak daha sonraki yıllarda Hâşim Baba’nın Celvetî şeyhleri tarafından dışlanması sebebiyle mensupları kendisine Haşimiyye adlı bir tarikat nispet etmişlerdir. Bu tarikatın silsilesi Celvetiyye’nin kurucusu Aziz Mahmud Hüdayi’den (ö. 1628) iki ayrı yolla gelmektedir. Celvetîlikle Bektaşîliğin birleştirilmesinden meydana gelen bu kolun fazla yayılmadığı belirtilmektedir.

Haşim Baba’nın, Celveti şeyhliğinin yanında Melamiliğe de meylettiği ve bazı Melamilerce kutup olarak nitelendirildiği söylense de bu doğru değildir. O aynı zamanda Kahire’de Baba Kaygusuz Tekkesi’nde Kasrü’l-Ayn şeyhi Hasan Baba’dan (ö. 1756) el alarak Bektaşi de olmuştur. Hatta bir ara Kırşehir’deki Hacı Bektaş Tekkesi’ne gitmiş ve orada da dört yıl kadar dede-babalık yapmıştır. Ayrı bir erkânnâme yazarak Bektaşîlik âyinini tadile çalıştığı ve bu suretle Bektaşîlik’ten bir kol ayırmak istediği de ileri sürülmüştür. Sefînetü’l-evliyâ müellifi Hüseyin Vassâf, Hâşim Baba’nın önce babasının yerine şeyh, sonra Bektaşi, daha sonra Melâmetle neşvedâr olup son olarak babasının mesleğini takip ettiğini bildirmektedir.

Vefat ettiği zaman cenaze namazı kılınmak için Hüdâyî Âsitanesi’ne götürülmüşse de pîr makamı şeyhi Büyük Ruşen Efendi (ö. 1794), dergâhın hiçbir kapısını açtırmamış, cenazeyi içeriye kabul etmemiştir. Bunun üzerine cenaze namazı, dergahın alt tarafındaki türbe önünde yolda bulunan musalla üzerinde kılınmış, Bandırmalızâde Tekkesi’nin türbesine defnedilmiştir. Burası bir süre Haşimiyye’nin âsitanesi olarak faailiyet göstermiş, bugün tekkenin yıkılmasından sonra kabri yol genişletilmesi sırasında kaldırılarak yerine parmaklıklı bir kabir yapılmış yeni harflerle “Üsküdarlı Haşim Baba” levhası asılmıştır.

Hâşim Baba’nın müretteb bir divanı, gelecekte vuku bulacak olayları değişik metodlarla öğrettiğine inanılan cefr (cifr) ilmiyle ilgili Ankā-yı Meşrık ve kaynaklarda Vâridât veya Makālât adlarıyla geçen mensur bir eseri daha vardır. Besmele’nin esrarı, leyle-i Kadr, ilâhî aşk, Melâmîlik meşrebi, sûfîlik yolu, rüya, Hz. Mûsâ’nın âsâsı, hazarât-ı hams, havâss-ı hamse-i bâtıniyye ve havâss-ı hamse-i zâhiriyye, Ehl-i beyt sevgisi, çeşitli âyet ve hadislerin tasavvufî izahları bu mensur eserin başlıca konularıdır.

Divanında yaklaşık iki yüzün üzerinde şiir bulunmaktadır. Özellikle Ehl-i beyt sevgisi başta olmak üzere, on iki İmam, tarîkat silsilesi, kutsal günler ve devr nazariyesi gibi konuların dile getirildiği kasideleri önemli bir yekûn tutar.

Hâşim Baba’nın, Niyazi-i Mısrî’nin Devriyye-i Arşiyye’sine zeyil olarak yazdığı Devriyye-i Ferşiyye’si de bu türün önemli eserlerinden biri sidir. Kaside ve makalelerinden bazıları müstakil olarak bazı kütüphanelerde bulunmaktadır.

[toggle title=“Kaynaklar load=”hide”]Kaynak ; Üsküdar Meşhurarı , Yayına hazırlayan Azmi Bilgin , Üsküdar Belediyesi Yayınları
[/toggle]

Karacaahmet Sultan – Üsküdar

İstanbul – Üsküdar – Karacaahmet Kabristanındaki dergahta.

Karacaahmet Sultan’nın hayatı ile alakalı bilgiler net değildir. Daha çok menkıbevi bir kimliğe sahiptir. Enîsî’nin Mir’âtü’l-vefâ adlı eserinde nesebinin baba tarafından Enes b. Malik’e ulaştığı bilgisi mevcuttur. Babası Sufî Abdullah diye meşhur olan Melik Şehâb b. Kara Arslan, annesi ise Safiyye Hâtûn’dur. Eserdeki kayda göre, Karaca Ahmed Sultan Hamza-i Asgar’ın Mardin’deki hâkimiyeti sırasında 14 Zilhicce 545 (3 Nisan 1151) tarihinde burada dünyaya gelmiştir. 96 yıl ömür sürdüğünü belirten bilgiye göre hicri 641, miladi 1244 senesinde vefat etmiş olmaktadır.

Mir’âtü’l-vefâ’da verilen bu bilgilerin bir kısmı başka bazı eserlerdeki bilgilerle örtüşmemektedir. Âşıkpaşazâde ve Âlî Mustafa’ya göre, Orhan Gazi devrinde yaşamış, Acem diyarında hükümdarlık yapan Süleyman el-Horasânî’nin oğludur. Başlangıçta zevk ve safa içinde bir hayat sürerken bir vesileyle dervişliğe yönelmiş, Anadolu’ya gelerek Geyve Akhisarı’nın fethine katılmış, fetihten sonra da buraya yerleşmiştir. Orhan Gazi 1359’da vefat ettiğine göre Karaca Ahmed’in de bu tarihe yakın yıllarda hayatta olması gerekir. Ancak bu durumda Enîsi ile diğer kaynaklar arasında bir asırlık bir fark oluşmaktadır.

Hacı Bektaş Vilâyetnâme’sinde Karaca Ahmed’in Anadolu erenlerinin gözcüsü ve Sivri- hisarlı Şeyh Nûreddin’in müridi olduğu ifade edilmektedir. Vilâyetnâmeye göre Hacı Bektâşı Velî Anadolu’ya geldiğinde Karaca Ahmed Anadolu’da bulunuyordu ve Fatma Bacı’nın uyarısıyla Hacı Bektaş’ın Sulucakarahöyük’te olduğunu yanındakilere bildirmiş ve bazı kerâmetlerini gördükten sonra da yanına giderek kendisine intisap etmiştir.

Saruhanoğulları’na ait bir vakfiyede Karaca Ahmed’in 1371 yılında hayatta olduğu kaydına göre ise onun Hacı Bektaş’la görüşmesi pek mümkün görünmemektedir. Ayrıca Hacı Bektaş’ın 1240’ta Babaîler isyanı sırasında kardeşi Menteş ile birlikte Anadolu’ya geldiği düşünülürse, Karaca Ahmed’in ondan önce Anadolu’ya gelip Hacı Bektaş’ın Anadolu’ya gelişini haber verdiğine dair rivayetlere şüpheyle bakmak gerektiği ortaya çıkar.

Orhan Gazi döneminde Bizanslılar’la yapılan Palekanon savaşından sonra Üsküdar’a gelerek bugün kendi adıyla anılan türbe ve mezarlığın bulunduğu bölgeye yerleşen Karaca Ahmed burada kurduğu tekkede çok sayıda mürid yetiştirmiş, tekkesi Osmanlı Bizans sınırında bir tampon bölge görevini üstlenmiştir. Karaca Ahmed’in Üsküdar’daki türbesi, adını verdiği semtte, Nuhkuyusu Caddesi ile Gündoğumu Caddelerinin birleştiği köşededir. Evliya Çelebi’nin tekkenin varlığından bahsetmesi tekkenin 1630’larda faal olduğunu göstermektedir. Türbenin ilk çekirdeği 1539 yılında Gülfem Hatun tarafından yaptırılmıştır. Üstü açık olan türbeyi Sultan III. Mehmed’in annesi Safiye Sultan 1600’lü yıllarda kapattırmıştır. Sonrasında birkaç kez tamir görmüştür. Bugün Karaca Ahmed’in türbesinin bulun- duğu mezarlık Karacaahmet Mezarlığı olarak bi linmektedir. Ancak bu isim 1698-1699 yıllarında türbenin yapılışından 170 yıl sonrasında kullanılmaya başlanmıştır.

Karaca Ahmed, Rumeli’deki fetihlere katıldıktan sonra, Üsküdar’daki tekkesine geri dönmüştür. Fakat tam olarak tespit edilemeyen bir tarihte bilinmeyen bir sebepten dolayı Üsküdar’dan ve Osmanlı topraklarından ayrılmıştır. Sonrasında Anadolu’nun pek çok yöresini dolaşarak hem hastaları tedavi etmiş, hem de kurmuş olduğu tekkeler vasıtasıyla Anadolu’nun İslâmlaşma’sına katkıda bulunmuştur. Osmanlı topraklarından geniş bir mürid kitlesiyle birlikte ayrıldıktan sonra ilk olarak Afyon’da bugün kendi adıyla anılan bölgede yerleşmiştir. Bölge beylerinden birinin akıl hastası kızını tedavi etmesi onun şöhretini daha da arttırmış ve burada kendisine geniş araziler vakfedilmiştir. Ancak kendisi bir süre sonra Afyon’dan ayrılıp Saruhanoğulları’nın hüküm sürdüğü Manisa bölgesine yerleşmiştir. Tarihî kayıtlardan, onun Saruhanoğulları topraklarında bu beyliğin son hükümdarı İshak Bey zamanında yaşadığı anlaşılmaktadır. Akhisar muhtemelen Karaca Ahmed’in son durağı olmuş, bundan sonra başka bir yere gitmeyip kurmuş olduğu tekkesinde hem ruh hekimliği yapmış hem de mürid yetiştirmiştir. Saruhanoğulları’nın vakfiyelerinde 1371 yılında Revak Sultan’a yapılan bir vakıf tahsisinde Karaca Ahmed’in şahit olarak adı geçmekte, 1390’da Hoşkadem Mescidi ve Yengi’deki Karaca Ahmed evkafının Karaca Ahmed Tekkesi’ne vakfedilmesine dair belgede ise artık yaşamadığı anlaşılmaktadır. Bu durumda onun 1371-1390 yılları arasında vefat ettiği söylenebilir.

İstanbul, Afyon, Manisa, Aydın, Sivrihisar, Göynük, Makedonya’da yedi türbesi bulunmaktadır. Karaca Ahmed’in ruh hastalarını tedavi eden bir hekim olduğu inancı, günümüzde de devam etmektedir. Özellikle akıl hastaları üzerinde büyük bir etkisinin olduğu rivayet edilir.

Karacaahmet Sultan Üsküdar’daki makamı, 946 (1539) tarihinde gördüğü bir rüya üzerine, Gülfem Hatun tarafından yaptırılmıştır. Kendisi, Manisa Sarayı’ nda bulunduğu sırada sık sık Horoz Koyu’ne giderek Karacaahmet’in Turbesi’ni ziyaret ediyordu.

Türbe’ye Gündoğumu Caddesine açılan demir bir kapıdan girilir. Kapı üzerinde, dört mısralı şu kitabe vardır:
Ravza-i feyz-i fütuh-› Karacaahmed’dir
Gel erenler oku bir Fatiha kıl istimdad
Eyledi zevcesi Fehmiyye Hanım ruhi-cun
Matbah-ı amire memuru Ziya Bey bünyad (1283 – 1866-67)

Kitabeden de anlaşılacağı üzere türbe, Saray matbahı mmuru Ziya Bey tarafından karısının ruhu için yaptırılmıştır. Kapının sol tarafında Ziya Bey’in aynı tarihte inşa ettirmiş olduğu sebil vardır. Kapıdan uzunca bir avluya girilir. Sağ tarafta, mezarlığa açılan bir kapı ve pencereler bulunmaktadır. Sol tarafta ise, sebil odası ve onun arkasında üç kabir mevcuttur. Çimentodan yapılmış bir sandukanın ayak uçuna üç kabir taşı yerleştirilmiştir ki, en eski tarihli olanın kitabesi şudur:

Karacaahmed Sultan ki, kutbü’l-arifin idi
Niyaz ile gelub her subh u şam eşiğine yüz sür
Keramet ehlidir evladı hem sahib-i nazardır
Ziyaret ile tazim et huzurunda ayağın dur
Berat gicesi öldü Şeyh Mehemmed didiler tarih
Bu köhne tekkeden el çekdi hem göçdü Mehemmed
Dede
…………….
…………….
Sene 1050 (1640-41)

Etrafı demir parmaklıkla çevrili olan bu yerdeki ikinci kabir taşı üzerinde şunlar yazılıdır:

Derviş Halil’in ciğerkuşesi
Merhum ve mağfur Selim Dede
Ruhi-çün el-Fatiha
1156 (1743)

Üçüncü kabrin kitabesi de şudur:

Merhum ve mağfur
Tekye-nişin Şeyh Halil
Ruhi-çün Fatiha
1173 (1759)

Son iki taş baba oğula ait olup baba, oğlu Selim Dede’den 16-17 sene sonra olmuştur. Her ikisinin üzerinde tarikat sikkeleri vardır.

Cümle kapısının karşısındaki kapıdan türbeye girilir. Burada orta yerde, etrafı bir parmaklıkla çevrilmiş olan büyük bir sanduka vardır. Üzerinde bir tarikat sikkesi, iri tesbihler ve baş tarafında muhtelif boy pirinç şamdanlar ve 24 mısralı bir levha bulunmaktadır. Duvardaki camekanda ise Karacaahmet Sultan’ın hırkası, tesbihleri ve takkesi muhafaza edilmektedir. Çatısı içten kubbelidir.

Türbe, şimdiki şeklini 1866 tarihinde almıştır. Ondan evvelki durumunu kitabeden az cok anlamaktayız. 1595 tarihine kadar uzerinde sadece bir makam taşının bulunduğu sanılan kabrin etrafı bir duvarla cevrilmiş ve bir de kapı açılmıştır. Çatısı bulunmayan bu açık türbenin kapısı, Nuhkuyusu Caddesi’ne bakıyordu. Çünkü, türbenin sağ tarafındaki mezarlık, 1273 (1856) tarihinde, Mehmet Rüşdü Paşa’nın annesi Fatma Zehra Hanım’ın buraya gömülmesi ile bir kabristan haline gelmiştir. Türbe son olarak Avni Paşa’nın oğlu Ahmed Fuat Bey tarafından tamir ettirilmiştir.

[toggle title=“Kaynaklar load=”hide”]
Üsküdar Meşhurları ansiklopedisi , Üsküdar Belediyesi
Yüzyıllar Boyunca Üsküdar , Üsküdar Belediyesi , 2. cilt , sayfa 577-581
[/toggle]

Seyyid Nizam – İstanbul

İstanbul – Zeytinburnunda Seyyid Nizam camiinde

” Bir Veliyy-i Ali Şandır Hazreti Seyyid Nizam
Namına İnşa Olundu Mabed-i Revnak-Nüma
Söyledim İtmamına Tarih-i Hicri Bittamam
Cami-i Seyyid Nizam’a Gel Gönül Eyle Dua ”

İstanbul alimlerinden olup asıl adı Nizameddîn Ahmed Eba Nesîm’dir. Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (sav) torunu Hz. Hüseyin evladından olup seyyiddir. Babasi Şehabeddin Efendi, Hz. Hüseyin’in Abdullah A’rec kolundan olan torunlarındandır. Peygamberimizin yirmi yedinci torunudur. Halk arasinda ‘Seyyid Nizam’ ismiyle bilinir.

Bağdat’ta doğdu. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. 1550 (H.957) senesinde istanbul’da vefat etti. Kabri İstanbul Zeytinburnu’nda, Silivrikapı’da Seyyid Nizam Camii içindedir.

Aslen Bağdatlı olan Seyyid Nizam Efendi, Kasım Zülfikar Mazenderanî’nin ilim meclislerinde ve hizmetinde bulunarak tasavvuf yolunda ilerledi. Yavuz Sultan Selim devrinde İstanbul’a geldi. Silivrikapı dışındaki dergaha şeyh oldu. Burada talebe yetiştirdi. İnsanlara İslam’ın emir ve yasaklarını anlatıp onların dünyada ve ahirette kurtuluşa ermeleri için gayret etti. Pekçok kimse onun sohbetlerinde bulunup feyz aldı.

BİR DAHA GİZLİ İŞ YAPARIM DİYE ZANNETME

Seyyid Nizam hazretlerinin talebelerinden birisi şöyle anlattı: —” Hocamdan gizli olarak bir iş yapmaya teşebbüs ettim. Bu yaptığımdan hocamın haberi olmaz diye düşündüm. Bir gecenin yarısında hocam yattığım odaya geldi. Beni uykudan uyandırarak: —” Yürü gidelim. Dergahta tevhîd edelim” buyurdu. Kalkıp abdest aldım, dergaha girdim. Baktım ki hocam uyuyor, nalınları rafta duruyor, sofiler etrafında toplanmışlar, kandiller yanıyor, melekler etrafında dönüyorlar. Hayret içinde kaldım. Bana bir korku geldi. Kendi odama döndüm. Sabaha kadar Kelime-i Tevhîd okudum. Beni uykumdan uyandırıp tevhide çağıran hocam, kendi odasında uyuyordu. Sabah namazından sonra hocam beni çağırdı ve sitemli bir tavırla: —”

Dervişi Bildin mi ve haline vakıf oldun mu? Meşayıh-ı kiramın (Büyük şeyhlerin) bilinen vücudundan başka bir cism-i latif-i nuranîlerinin (beş duyu ile idrak edilemeyen nurdan bedenlerinin) dahi var olduğuna inandın mı? Bir daha gizli iş yaparım diye zannetme!” buyurdu. Ben utandım. Yaptığıma pişman oldum. Yaptığım her işe istiğfar ettim ve böylece tasavvuf yolunda ilerleyip irşad makamına ulaştım”.

BETTULLAH DA GÖKYÜZÜNDE YÜRÜYORDU

Seyyid Nizam Efendi ile beraber hacca giden bir zat şöyle naklediyor: —” Seyyid Nizam hazretleri ile hacca gitmek üzere yola çıktık. Beytullaha ulaşmamıza on günlük yol varken bana: —” Oğlum aç gözünü temaşa kıl. Hak Teala Beytullah’ı bize istikbale (karşılamaya) göndermiş. Meğer hacılar içinde ne makbul kullar varmış” buyurdu. Gökyüzüne baktım. Olanları gördüm. Biz yer üzerinde yürürken Beytullah da gökyüzünde yürüyordu. Medîne-i Münewere’de Resulullah efendimizin Ravza-i mütahharasına vardık. Konaklamak için çadırlarımızı kurduk.

Seyyid Nizam hazretleri abdest alıp kabr-i saadete giderken ben de gizlice arkasına düştüm. Hazreti şeyh, Hücre-i Saadet’in kapısına yapışıp inleyerek feryad ediyor ve: —” Ey Ceddim! Huzurunuza girmek ve bizzat kabr-i saadete yüzümü sürmek istiyorum” diyordu. O sırada kabr-i seadetten: —” Bana gel ey oğlum” diye bir hitap geldi. Hücre-i Saadet’in kapısının kilidi açıldı. Kabr-i Saadet’ten etrafa nur saçıldı. Bütün bu hadiseleri görünce aklım başımdan gitti, bayılıp düşmüşüm. Daha sonra Seyyid Nizam hazretlerinin ne yaptığını göremeden orada kalmışım. Bir müddet sonra şeyh dışarı çıkmış, beni perişan bir halde bulmuş ve uyandırdı. Bana: Niçin böyle yaptın. Haberim olmadan niçin arkamdan geldin ,diyerek azarladı ve sakın gördüğün bu hali  kimseye soyleme” buyurdu. Kendisi hayatta iken bu sırrı kimseye açmadım”.

İSTANBUL’DA BENİM EVLADIMDAN NİZAM’I BUL

Seyyid Nizam hazretlerinin zamanında yaşamış ve hacca gitmiş olan bir kimse şöyle anlattı: —” Medîne-i Münevvere de Resulullah efendimizin mübarek Ravza-i mütahharasına karşı durup ağlayarak uyudum. Rüyamda Resulullah’ı gördüm. Bana buyurdular ki: —” İstanbul’da benim evladımdan Nizam vardır. Onu bul. Daima ziyaret et. Böylece beni görmüş ve cemalime ermiş olursun”. Ben hac dönüşü İstanbul’a gelip Seyyid Nizam hazretlerini buldum, sık sık ziyaret ettim ve mübarek sohbetlerinden istifade ettim”.

BİZ CEVABIMIZI VERDİK, SEN KENDİ CEVABINI HAZIRLA

Merkez Efendi hazretleri onun defni sırasında şahid olduğu bir hadiseyi şöyle nakletti: —” Seyid Nizam hazretlerini kabre indirdiler. Ben telkin verdim o anda hazret-i Seyyid’in bir sadasını işittim, buyurdu ki: ” Biz cevabımızı verdik. Var sen kendi cevabını hazırla

SEYYİD NİZAM HAZRETLERİNİN ŞAHSİYETİ VE VEFATI

Seyyid Nizam hazretleri uzun boylu, yassı yanaklı, ela gözlü, açık kaşlı, yuvarlak (değirmi) yüzlü, lisanı çok düzgün olup, Hazret-i Ali efendimiz gibi heybetli idi. Hatta onun için: —” Emîrül-müminîn Hazreti Ali’ye benzer” diye söylenirdi. Güzel ahlak sahibi olup pek cömertti. Seyyid Nizam hazretlerinin Seyyid Seyfullah Efendi isminde alim ve velî bir oğlu vardı.

Seyyid Nizam hazretleri altmış üç yaşına geldiğinde Muharrem ayının bir Cuma gecesinde rahatsızlandı. 1550 (H. 957) senesinde İstanbul’da vefat etti. Kabri İstanbulda, Silivrikapı’da Seyyid Nizam Camii içindedir. Seyyid Nizam hazretlerinin vefatı sırasında Kanunî Sultan Süleyman Han, Osmanlı padişahıydı. Vefatı sırasında sağ tarafına bakıp: —” Ceddim Resulullah aleyhisselam geldi. Bu dünyadan gidelim, Cennet’e uçalım” buyuruyor” dedi. Ruhunu teslim etmeden önce burnundan kan geldi. Ellerini kana bulaştırarak güzel yüzlerine sürdü ve:  Allahü Teala’ya hamd ve şükürler olsun ki bugün dedem Hazreti Hüseyin’in kana bulaşmış oldukları gibi ben de öylece gidiyorum” buyurdu. “Ya Allah ve Şehadet getirerek” ruh un u teslim etti. Cenaze namazında on bin kişiyi aşkın cemaat bulundu. Namazını büyük velî Merkez Efendi hazretleri, Fatih Camii’nde kıldırdı. Silivrikapı’da yaptırdığı şimdi cami olan dergahın içine defnedildi.

Kaynaklar ; Bütün Menkıbeleriyle istanbul ve Anadolu Evliyaları , Mehmed emin Yılmaztürk , İpek Yayıncılık