Ana Sayfa>(Sayfa 98)

Seyyid Kutbiddin

Türbe şehir merkezinde Kökçüoğlu Mahallesi’nde, 100 Yıl Bulvarı üstündeki Kökçüoğlu (Seyyid Kutbeddin)Mezarlığı içerisinde, aynı adlı caminin kıble bitişiğinde bulunmaktadır.

TARİHÇE: İnşa kitabesi bulunmayan türbede Şeyh Seyyid Kutbeddin’in metfun olduğu bilinmektedir. Hakkında yeterli bilgi sahibi olamadığımız Seyyid Kutbeddin’in türbesinin, ölümünden sonra kendisi adına yanındaki camiyle birlikte 1895 yılında Hazinedar Süleyman Paşa’mn torunu Memduh Bey tarafından yaptırıldığı anlaşılmaktadır.Yanındaki camiyle birlikte 1971-72 yıllarında belediye tarafından, onarılan türbe orijinal görünümünü büyük ölçüde yitirmiştir. Şeyh Seyyid Kutbeddin’ine atfedilen ahşap sandukalar yenidir. Bazı yerel yayınlarda kaynak gösterilmeksizin Şeyh Seyyid Kutbeddin’in mezanndaki H. 15 Safer 722 (M. Şubat 1322) tarihi bulunduğu belirtilirse de bugünkü mezarda böyle bir kayıt yoktur.
MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Kareye yakın dikdörtgen şeklindeki türbe içten ahşap beşik tonoz, dıştan tek eğimli çatıyla örtülüdür. Türbenin girişi doğuda olup, cenazelik katı bulunmamaktadır. Türbenin güneydoğu köşesinde, içeriyedoğru taşıntı yapan minare kaidesi yanındaki camiye aittir. Yapının içinde zeminden tavana kadar görülen çiniler vekon trplaklarla kaplı ahşap tonozun yüzeyindeki kalem işi nakışlar ve ahşap sanduka 1970’li yıllarda yapılan onarımdan kalmadır.
RİVAYET: Rivayetlere göre Bu türbede metfun bulunan Seyyid Kutbeddin büyük İslam din âlimi ve mücahitlerindendir. Gavs-l Azam adıyla anılan ve Şeyh Seyyid Abdülkadiri Geylani (1078-1166) (k.s.) hazretlerinintorunudur. Babası Muhyi-üd-din’dir. İslam ordularına manevi fütuhat öncülüğü yapan sayısız şeyhlerle birlikteBizans sınırlarına kadar gelmiş ve oradan da Samsun’a geçerek bu gölgeye yerleşmiştir. Seyyid Kutbeddin’in birkardeşi, Tekkeköy’de Zeynuddin Camii mezarlığında metfun Şeyh Seyyid Yusuf Zeynuddin, diğer kardeşi iseÇarşamba ilçesinde Ahubaba Köyü merkezindeki Şehitlik içerisinde bulunan Seyyid Semail (İsmail) Baba’dır. Türbehalk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir.

Halil Dede – Samsun

Samsun’un İlkadım ilçesi Kökçüoğlu Mahallesi’nde, 100 Yıl Bulvarı üstündeki Kökçüoğlu (SeyyidKutbeddin) Mezarlığının kuzeybatı tarafında Çifte Hamam Caddesi tarafında bulunmaktadır.

TARİHÇE: Samsun’un Milli Mücadele tarihinde önemli bir yer tutan ve kaybolmak üzere olan Sadi Tekkesi hakkındaçok fazla rivayet olmamakla birlikte, tekke hakkında Sadi Tekkesi Şeyhi Halil Oğlu Şeyh Hacı Mehmet Mehdi Efendi’nin vakfiyesine de ulaşıldığı, şeyhin tekkeyi evi ve balık pazarında bulunan dükkanları vakıf eylediği Samsunlu Araştırmacı Yazar Baki Sarısakal’ın 2000 yılından itibaren sürdürdüğü çalışmalar sonucunda gün yüzüne çıkmıştır.Sadi Tekkesi’nin Şeyhi Hacı Mehmet Mehdi Efendi’nin babası ve dergâhın 1901 yılında vefat eden önceki şeyhi HalilDede’ye ait türbede Tekke’nin içerisinde bulunmaktadır.
MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Sadi Tekkesi 2 katlı bir bina olup, hali hazırda harap vaziyettedir ve Samsun BüyükşehirBelediyesi tarafından onarıma tabi tutularak yenileme yapılacak eserler arasında yer almaktadır. Tekke şeyhlerindenHalil Dede’nin türbesi ise Tekkenin bahçesinde yer almaktadır. Türbe bahçe içerisinde 1,5 metre yüksekliğinde üstüaçık betonarme olarak inşa edilmiştir. Türbenin içerisindeki kabre ait mezar taşları ve taş sarık yerinden sökülmüşancak Tekke’nin alt katında bulunmuştur. Mezar taşında Osmanlıca olarak “Hacıbey oğlu Halil Dede ölüm tarihi1317 (1901) yazmaktadır. Sadi Tekkesi Şeyhi Hacı Mehmet Mehdi Efendi’nin torunu Samsunlu şair merhum Ruhi Göktekin, 2004 yılında Sadi Tekkesi’nin bulunduğu yerde yapılan incelemelerde türbeyi doğrulamıştır.
HİKÂYESİ: Samsun Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin, milli mücadele yıllarında Erzurum ve Sivas Kongreleri sonucunda seçilen Heyeti Temsiliye ile irtibatı İngiliz baskısına aldırmadan gizli gizli bir araya gelerek sağladığı Sadi Tekkesi’nde sağlanmıştır. 1920 yılında yapılan bu toplantılara Sadi Tekkesi Şeyhi Halil Oğlu Şeyh Hacı Mehmet Mehdi Efendi,Boşnakzade Süleyman Bey, Sultani Mektebi Müdürü Mustafa Adil, Cemiyet Azalarından Mühendis İrfan, MuharirEthem Veysi Bey, Osman Tobruk katılmışlardır. Erzurum ve Sivas Kongresi ile Samsun Müdafaa-i Hukuk Cemiyetiarasındaki yazışmaların bu Tekke vasıtasıyla yürütülmüştür. Tüm bu çalışmalar Sadi Tekkesi’ni önemli kılmaktadır.Türbede metfun Halil Dede’nin böylesi önemli olan Tekke’nin büyük olasılıkla kurucusu olduğu tahmin edilmekte,1901 yılına kadar halkı irşat ettiği bilinmektedir.Tekke’nin vakıf belgesinde özetle şunlar yazıyor: “Trabzon Vilayet dâhilinde Canik Sancağı merkezi olan Samsun’unPazar Mahallesi’nde bulunan Sâdi Dergâhı post nişini Halil oğlu Şeyh Hacı Mehmet Mehdi Efendi: “Samsun’da PazarMahallesi’nde bulunan Sadi Dergâhı şerifi yanında bulunan doğusunda umumi yol, batısında Çakal Mehmet Bağı,kuzeyinde Dergâhın bahçesi, güneyinde Ekmekçi Ömer Ağa ve Şaban Çavuş ve Gümrük kâtiplerinden Hasan Efendibahçe ve haneleriyle çevrili ve on tane oda ve bir ahır ve kiler ve bahçe mutfak ve içinde müştemilâtı saireyi hâviyarı kâgir bir bab hanem ile Samsun’da Balık Pazarı mevkiinde bulunan bir tarafı Leblebici Ahmet dükkânı ve birtarafı Hacı Tahirzade Abdullah Efendi verasesi arsası ve bir tarafı ticaret kâtibi ve müştereki arsası ve bir tarafıumumi yol ile çevrili bir odayı ve bir bap dükkânı vakıf eylemiştir”

Kılıç Dede – Samsun

Samsun’un İlkadım İlçesi merkez mahallelerinden Kılıçdede Mahallesi’nde Kılıç Dede Camisi içerisindebulunmakla birlikte, mahalle ve Cami ismini türbede metfun bulunan kişiden almıştır.

TARİHÇE: Türbenin, Camiinin inşaatından çok önce mevcut olduğu ve şimdiki türbenin Samsun Belediyesi tarafındanrestore ettirildiği bilinmektedir. Kılıçdede Hazretlerinin 1078 – 1116 tarihleri arasında 1071 Malazgirt Zaferi sonrasıAnadolu’nun Türkleştirilmesi döneminde yaşadığı tahmin edilmektedir.
MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Kılıçdede Camii Şerifinin yeri hicri 1298 (Miladi 1881) yılında Sahibül Hayrat Rumeli BeyleriMuhacirlerinden Hatice Ulviye Hanımın 1.000 kuruşluk “nukut” (nakit para) vakfı ile satın alınmıştır. Camiinin inşaatıise Hicri Rebiülahır 1300 (miladi 1883) yılında Tatar Muhacirlerinden Abdülhakim Efendi Oğlu Atufetli Rıza Efenditarafından yapılmıştır.Caminin çatısı kiremit ile örtülü iken sonradan söktürülüp dernek tarafından beton kubbeyaptırılmıştır. İç büyük kısımda 1 adet büyük kubbe ile 4 adet küçük kubbe, üst mahfilde ise 6 adet küçük kubbebulunmaktadır. 1939 yılındaki depremde Camiinin Minaresi yıkılmış, yerine Akalioğlu Hacı Aziz Efendi tarafındanyenisi yaptırılmıştır. Kısa olan bu minare de 1980 yılında dernek tarafından yıktırılarak yerine Rifat ve Mehmetustalara 54 metre yüksekliğinde ve çift şerefeli olarak şimdiki minare inşa ettirilmiştir.Camiinin kapalı alanı toplam 2.475 metrekare olup aynı anda 1.500 kişi namaz kılabilmektedir. Ayrıca bahçekısmında 600 kişinin daha namaz kılabilme imkânı vardır. 1963 – 1964 yıllarında Cumhuriyet Caddesi tarafına 93metrekare ilave yapılmıştır. Sonraki yıllarda hayırseverler tarafından yapılan bağışlarla Camiinin Kubbesi kurşunplaka ile kaplanmış, dış cephesi BTB olarak yeniden düzenlenmiş ve ayrıca iç mekâna yeni halılar döşenmiştir. Ağaçoymacılığının en güzel işçiliği le Mihrap, Minber, Kürsü ve Müezzinlik yerleri yenilenmiştir. Türbe caminin mihraptarafındaki bahçede yer almaktadır. Türbe ağaçlar arasında sekizgen kubbeli betonarme şeklinde yapı içerisindedir.Yapının dışı mozaik olup içerisindeki kabir ve duvarlar mermer kaplıdır. Kılıçdede Hazretlerinin kabrinin beştaşında”Fatiha; Kılıçdede Hazretleri burada medfundur.” ibaresi yazmaktadır.
RİVAYET: Kılıçdede Hazretlerinin 1078 – 1116 tarihleri arasında 1071 Malazgirt Zaferi sonrası Anadolu’nunTürkleştirilmesi döneminde yaşadığı vuku bulan Selçuklu Savaşlarında Şehit düştüğü ve buraya defnedildiği rivayet edilir. Kılıçdede ismini o zamanlar savaşlarda kılıç kullanılmasından ötürü aldığı sanılmaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir.

İsa Baba – Samsun

Samsun merkez mahallesinden Cedit Mahallesinde tepe üzerinde şehre hâkim bir konumda bulunmaktadır.

TARİHÇE: Halk arasında “İsa baba” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmamakla birlikte türbenin beş yüz yıllık olabileceği ve 1895 yılında Hazinedarzade Memduh Bey tarafından onarıldığı bilinmektedir. Sontamirle birlikte modern bir görünüm arz eden türbenin prizmatik üçgenli kubbe geçişleri, yapının tarihlemesinde bir ipucu sayılabilir
MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Önüne yaptırılan ilavelerle camiye dönüştürülen türbenin bahçesinde İsa Baba’ya atfedilen büyükçe bir mezar, doğusunda büyük bir hazire ile bir takım yeni binalar bulunmaktadır. Türbe bugünkügörünümünü, Samsun Belediyesi tarafından 1975’de yapılan onarımda almıştır. Onarımda basit kare şeklinde tekmekânlı türbenin önüne, betonarme küçük bir cami ve minare ilave edildiği, türbenin içindeki, mezar dışarıyaçıkarılıp cami ve türbenin içinin yeni çinilerle, dışının kesme taşla kapandığı ve çevre düzenlemesi yapıldığıanlaşılmaktadır. Doğusu denize bakan yüksek bir teras şeklindeki bir arazide inşa edilen türbenin kuzeyinde, 1975yılında yapılan yeni cami bulunmaktadır. Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi’nde yapıya ait bulunan 1972 tarihli rölöveprojesinden türbenin, kuzey cephesi ortasında bir kapı ve kuzeye doğru devam eden ince duvarlar görülmektedir.Bugün kuzeyine eklenen yeni caminin inşası sırasında bu kapım kaldırılıp türbenin camiye katıldığı görülmektedir.
RİVAYET: Türbenin vaktiyle İsa Baba Zaviyesi adıyla anılan bir tarikat yapısı/tekke dâhilinde bulunduğu anlaşılmaktadır. Türbenin adını aldığı İsa Baba hakkında, kaynaklarda bir bilgiye rastlayamadık. Samsun’un Osmanlılar eline geçtiği dönemde şehre yerleşmiş olabilecek İsa Baba adına veya kendisi tarafından yapılan birtekke kompleksi dâhilinde inşa edilmiş olabilecek türbenin, erken Osmanlı döneminde bu tip kubbe geçişlerinin yaygın olduğu 15. yüzyılda yapılmış olabileceğini düşünmekteyiz. Cembeloğlu kardeşler “altı köşeli bir mescit”şeklinde tarif ettikleri eserin, “müslüman denizciler” tarafından yaptırıldığını belirtmektedir. Halen halkın ziyaretyeri olarak kabul ettiği ve İsa Baba’ya ait olarak kabul ettiği mezarın başucu şahidesinde, tarih satırının olmasıgereken alt satırları toprağa gömülü vaziyettedir. Şahidenin bezemesi Osmanlı baroğu dönemine ait olabileceğini göstermektedir. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c)izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir.

Satuk Buğra Han (k.s.)

Satuk Buğra Han 1

Doğu Türkistan’ın Kaşgar Eyaleti Kızılsu Bölgesinde

Babası; bugün Doğu Türkistan sınırları dahilinde bulunan Kaşgar şehri civarında hükümran olan Karahanlı Devleti hükümdar ailesinden Bezir Arslan Han; onun da babası, Bilge Mangur Kadir Han idi. Soyları, Afrasiyab bin Besen vasıtasıyla Türk bin Yafes bin Nuh aleyhisselama ulaşmaktadır. 829 (H. 245) yılında bir Karahanlı şehzadesi olarak doğan Satuk Buğra Han, babası Bezir Han’ın ölümü üzerine, amcası Oğulcak Kadir Hanla evlenen annesinin himayesinde büyüdü. 12 yaşlarında iken müslüman olmakla şereflenip Abdülkerim ismini aldı. 25 yaşında iken islâm nimetine kavuştuğunu herkese ilan etti. 26 yaşında iken, putperest olan amcasını öldürüp Karahanlı tahtını ele geçirdi. İlk, Müslüman-Türk hükümdarı oldu. 70 yıl hakanlık yaptı. Güzel idaresi, kavminden binlerce kimsenin müslüman olmasına sebeb oldu. 955-956 (H. 344) senesinde, Kaşgar civarında bulunan Artuc kasabasında vefat edip oraya defnedildi.

Abdülkerim Satuk Buğra Han’ın müslüman olması hususunda, tarihçiler çeşitli bilgiler vermektedir. Bunlardan Müneccimbaşı, “Cami-ud-duvel” adlı eserinde; “Karahanlılardan ilk müslüman olan, Satuk Buğra Kara Han’dır. Onun müslüman olmasının sebebi şöyledir: O, rüyasında bir zat gördü. Bu zat ona; “Müslüman ol, dünyada ve ahırette selamete erersin” dedi. Bunun üzerine rüyasında müslüman oldu. Sabahleyin uyanınca, İslâmiyet’i kabul edip müslüman olduğunu açıkladı. Satuk Buğra Han, vefat edince, yerine oğlu Mûsâ bin Satuk geçti. Bundan sonra onun oğlu Ali bin Mûsâ, sonra bunun oğlu Nasr Arslan hükümdar oldu…” demektedir.

İbn-ul-Esir de, “El-Kamil fit-tarih” adlı eserinde; “Satuk Buğra Han, rüyasında yanına, gökten bir adamın inip geldiğini gördü. Ona Türkçe; “Müslüman ol, dünyada ve ahırette selamet bul” dedi. Bunun üzerine rüyasında müslüman olan Satuk Buğra Han, uyanınca da müslüman oldu” diyerek ondan bahsetmektedir.

Abdülkerim Satuk Buğra Han’ın müslüman olması hususu, onun adına yazılmış olan “Tezkire-i Satuk Buğra Han” adlı eserde de yer almıştır. Bu eserin muellifinin Ahmed ibni Sa’d-ul-Erganî olduğu rivayet edilir. Farsça ve Türkçe pek çok nüshası bulunan bu esere, sonradan sıhhatli olmayan bilgiler ve efsaneler karıştırılmıştır. Bu bakımdan bu eserde verilen malumat, muteber kabul edilmemektedir.

Abdülkerim Satuk Buğra Han hakkında bilgi veren en önemli kaynak Cemal Karsî’nin yazmış olduğu “Mulhakat-us-surah” adlı eserdir. Cemal Karsî de, Ebu’l-Fütuh Abdu’l-Gafîr ibni Şeyh Ebu Abdullah Hüseyn Fadlî’den rivayet etmektedir. Rivayete göre, Horasan ve Maveraünnehr’de hükümran olan Samanoğulları Devleti hükümdarlarından İsmail bin Ahmed, Nuh bin Esed’in vefatından sonra idareyi ele alınca, Türklerle olan önceki iyi münasebetlerine sadık kaldı. Bu sırada Türklerin başına Satuk Buğra Han’ın amcası Oğulcak Kadir Han geçmişti. Oğulcak Kadir Han’a, İslâm elçileri gelip gidiyordu. Fakat o, elçilerin söylediklerini ve İslâm’a davetlerini kabul etmiyordu. Samanîlerden Nasir bin Ahmed, kardeşleriyle giriştiği taht kavgasında mağlub olunca, Kaşgar’a gelerek Oğulcak Han’a sığındı. Oğulcak Kadir Han, onu hoş karşılayıp himayesine aldı. Yardım ve ikramda bulunup; “Sen evine geldin, ailene kavuştun” dedi. Sonra da Artuc nahiyesinin idaresini Nasir bin Ahmed’e verdi. Semerkand ve Buhara’dan gelen kafileler, Artuc’da yiyecek ve çeşitli mallar satıyorlardı. Nasir bin Ahmed, Artuc’da bulunduğu sırada, kendisini himaye eden Türk hakanı Oğulcak Kadir Han’a kıymetli hediyeler vererek, onun gönlünü kazanmaya çalıştı. O zaman müslüman olmayanlar, yiyecekleri ve giyecekleri memleketin bir yerinde topluyorlardı. Bunlardan istifade edebilmek, ancak onlarla yakınlık kurduktan sonra mümkün oluyordu. Nasir bin Ahmed, bir ara Oğulcak Kadir Han’a müracat edip, ondan, cami yapmak için öküz derisi genişliğinde bir yer istedi. Oğulcak Kadir Han bu isteğini kabul etti. Nasir bin Ahmed de, bir öküz kesti. Bu öküzün derisini ince ince dildi. Metrelerce uzunlukta sırım yaptı. Sırımın çevrelediği yer kadar toprağa sahib oldu. Sonra da kendisine verilen bu küçük yere bir cami yaptı. Bu yer Artuc Camii’nin bulunduğu yerdir. Onun bu zekasına, insanlar hayret ettiler.

Bu sırada Oğulcak Kadir Han’ın yeğeni Satuk Buğra Han, güzel simalı, zeki, akıllı ve fasih bir lisan ile güzel konuşan on iki yaşlarında bir genç idi. Artuc’a gelip giderken Nasir bin Ahmed’le tanıştı. Zaman zaman onunla gizlice görüşüp, İslâmiyet hakkında bilgi aldı. Kalbinde İslâmiyet’e karşı sevgi ve muhabbet hasıl oldu. Arasıra Buhara’dan gelen kafileleri görmek için Artuc’a giderdi. Yine bir defasında Artuc’a gitmişti. Nasir bin Ahmed, Artuc’a gelen ticaret kafilesine gayet hoş muamele ve ikramda bulundu. Öğle vakti olunca, müslümanlar öğle namazını kılmak için abdest alıp namaza gittiler. Satuk Buğra Han, bu sırada henüz müslüman olmamıştı. Fakat, müslümanların namaz kılması hoşuna gitti. Niçin namaz kıldıklarını merak edip, sebebini Nasir bin Ahmed’den sordu. O da; “Bizim üzerimize her gün beş vakit namaz kılmak farzdır” dedi. “Bunu sizin üzerinize kim farz kıldı” deyince, Nasir bin, Ahmed; “Allahü teâlâ farz kıldı” deyip, Satuk Buğra Han’a îmanı, İslâm’ı anlatmaya başladı. Sevgili peygamberimiz Muhammed aleyhisselamm, Eshab-ı kiramın ve müslümanların üstün hallerinden bahsetti. Sonra da; “Allah’dan başka ilah yoktur. İbadet ancak O’na yapılır. Muhammed aleyhisselam emin ve sadık bir peygamberdir. İnsanların her bakımdan en üstünüdür. O’ndan başka tabi olunacak bir kimse yoktur. O’nun getirdiği din olan İslâmiyet’ten de güzel bir din yoktur” dedi. Satuk Buğra Han’ın kalbinde îman nuru parladı. İslâmiyet’i kabul ederek müslüman oldu ve Abdülkerim isrnini aldı. Bu hadiseye Oğulcak Kadir Han’dan gizlediler. Bu arada, Satuk Buğra Han, Kur’ân-ı kerirni ve İslâmiyet’i öğrendi. Amcası Oğulcak Kadir Han’ın, bu durumun farkına varmasından çekiniyordu. Bundan sonra, yakın akrabasından elli kişinin müslüman olmasına vesile oldu. İslamiyet’i kabul eden bu elli kişilik grup, genç Türk şehzadesi Satuk Buğra Han’a tabi oldu. Oğulcak Kadir Han ise Abdülkerim Satuk Buğra Han’ın müslüman olduğundan şüphelenerek, durumu incelemeye başladı ve peşine adam taktı. Bunlar, Satuk Buğra Han’ı gizliden gizliye takib edip, durumu araştırıyor, ne yaptığını anlamaya çalışıyorlardı. Bir defasında onun abdest alıp namaz kıldığını gördüler. Durumu Oğulcak Kadir Han’a bildirdiler. Oğulcak da onun müslüman olduğunu çevresine ve annesine bildirdi. Oğulcak Kadir Han bu hadiseden sonra, Abdülkerim Satuk Buğra Han’ı bizzat kendisi de denemek istedi. Bg maksadla ona, puthaneyi tamir etme vazifesini vermeye karar verdi. Bu durumu annesi haber alınca, oğlu Abdülkerim Satuk Buğra Han’ı haberdar etti. Amcasının kendisini denemek istediğini ve herkesten çok çalışrnasını söyledi. Nihayet Oğulcak Kadir Han bu hususta emir verince, Abdülkerim Satuk Buğra Han derhal çalışmaya başladı. Zaten Nasir bin Ahmed ona bu hususta gerekli telkinlerde bulunmuş; “Şimdi puthane olarak yapılır, sen sonra orayı camiye çevirirsin” demişti. Abdülkerim Satuk Buğra Han, puthanenin tamir işinde gayretle çalıştı. Herkes birer birer kerpiç taşırken, o ikişer ikişer taşıyordu. Bu çalışması sırasında bir taraftan da dua ediyor; “Ey yüce Allah’ım! Eğer bana, din düşmanlarına ve sana iman etmeyenlere karşı yardım edersen, beni, İslâmiyet’in yayılmasına, senin isminin yüceltilmesine vasıta kılarsan; ben elbette bu puthaneyi mescid yaparım. Senin kulların, orada sana ibadet etmek için toplanırlar. Sana ibadet etmek için orada bir mihrab ve seni sena (yüce ismini anmak) için bir de minber yaparım. Bundan sonra sadece senin rızan için ezan okur ve kendim imam olurum” diyordu.

Abdülkerim Satuk Buğra Han yirmi beş yaşına geldiği sırada, İslâm ilimlerini iyice öğrenmişti. Müslüman olduğunu açıkça etrafına îlan etti. Bundan sonra da, hâlâ müslüman olmak şerefine erişemeyen ve Karahanlı Devleti’nin başında bulunan amcası Oğulcak Kadir Han ile mücadeleye karar verdi. Bir gün, yanına inananlardan elli kişilik bir süvari grubu alarak ava gitmek maksadıyla yola çıktı. Yegag Balık adlı beldeye varınca, şehrin kalesini kuşattı. Bu kuşatma üç ay sürdü. Bunu haber alan Oğulcak Kadir Han, ona karşı derhal harekete geçti. Bu sırada, Abdülkerim Satuk Buğra Han’ın etrafında üç yüz kadar Kaşgarlı süvari toplanmıştı. Oğulcak Kadir Han ile Fergana savaşını yaptı. Bunu takib eden günlerde, taraftarları bin kişiye yükseldi. İlk fethettikleri yer de Atbaşı oldu. Sahib olduğu üç bin kişilik atlı bir orduyla Kaşgar üzerine yürüyüp, orayı da fethetti. Amcası Oğulcak Kadir Han’ı öldürdü. Kaşgar’da kendisine karşı çıkan asîleri ağır bir yenilgiye uğrattı. Kaşgar halkını İslâm’a davet etti. Onlar da müslüman oldular. Kaşgar’dan sonra Bormekik şehrini de aldı. Memleketin idaresini ele geçirip, ülkesinde İslâmiyet’i sür’atle yaydı.

Abdülkerim Satuk Buğra Han, müslüman olduktan sonra, Allahü teâlânın rızası için cihada başladı. Türk ülkelerinde İslâm’ı yaydı. Zaferler kazandı. Büyük bir mücahid ve cihangir oldu ve her tarafta tanındı. Doğru olarak öğrendiği İslâm dinini hiç saptırmadan Ehl-i sünnet alimlerinin bildirdiği gibi yaydı. Bu, onun en büyük meziyeti ve hizmeti oldu. Onun vesîlesiyle Türklere İslâmiyet saf bir şekilde; Peygamber efendimizin bildirdiği, Eshab-ı kiramın ve Tabiînin aynen naklettiği Ehl-i sünnet itikadına uygun olarak ulaştı.

Abdülkerim Satuk Buğra Han, Türklere İslâmiyet’i anlatıp yaymakta fazla zorluk çekmedi. Türklerin bazı örf ve adetleri İslâmiyefe uygunluk gösteriyordu. Zaten Türkler, Nuh aleyhisselamın oğullarından müslüman olan Yafes’in neslinden geliyordu. Yafes, mü’min idi. Evladı çoğalınca, onlara reis oldu. Hepsi, dedelerinin gösterdiği gibi, Allahü teâlâya ibadet ederdi. Yafes nehirden geçerken boğulunca, Türk ismindeki küçük oğlu, babasının yerini tuttu. Bunun evladı çoğaldı. Nesline Türk denildi. Bu Türkler, ecdadı gibi müslüman, sabırlı, çalışkan insanlardı. Bunlar, zamanla çoğalarak Asya’ya yayıldı. Başlarına geçen bazı zalim hükümdarlar, semavî dini bozarak, puta taptırmaya başladılar. Bunlardan, bugün Sibirya’da yaşayan Yakutlar, hâlâ puta tapmaktadır. Dinden uzaklaştıkça, eski medeniyet ve ahlâklarını da kaybetmişlerdi. Hele Hunlar ve onların reislerinden Atilla, dinsizliği ve zulmü ile Allah’ın gadabı ismini almıştı. İslâm güneşi, Mekke-i mukerremeden doğarak, ilim, ahlâk ve her türlü fazilet ışıklarını dünyaya saçınca, Romalıların, Asya’ya kadar yayılan sefahat ve ahlâksızlıkları ve Asya’yı, Afrika’yı kaplamış olan dinsizlik, cahillik ve vahşet altında yetişmiş diktatörler, sömürdükleri insanların İslâmiyet’i işitmelerine, anlamalarına mani oldular. Bu engeller kılıc gücü ile ortadan kaldırıldı. Türk hakanları, asaletleri ve uyanık olmaları sebebi ile islamiyet’in işitilmesine mani olmadılar. Türk’ün asaleti ile İslâmiyet’in şerefi bir araya gelmeden önce, Asurîler Türkistan’a girerek, Türkleri, güneşe, yıldızlara tapınmaya alıştırmıştı. Tan yeri ağarınca, güneşe tapınırlardı. Bu sebepten, güneşin ismi, tanyeri ve nihayet tanrı oldu. Türkler sonradan tekrar iman ile şereflenip, büyük gruplar halinde müslüman oldular. Sapıklık zamanında uydurdukları tanrı ismini kullanmaz oldular. Kur’ân-ı kerîmde bildirilen; “Benim ismim Allah’dır. Beni Allah diye çağırınız. Allah diye ibadet ediniz. Allah diye yalvarınız!” meâlindeki muteaddid ayet-i kerîmelere uydular. Bu bakımdan Allahü teâlâya, kendi istediği ismi söylemeyip de, inanmıyanların, O’nun en sevmediği mabudlarına koydukları tanrı ismi ile O’nu çağırmanın yanlış ve uygunsuz olduğunun şuuruna vardılar.

Abdülkerim Satuk Buğra Han’ın müslüman olmakla şereflenmesi ve ülkesinde İslâmiyet’i yayması, Türk Tarihi’nin en büyük ve en güzel hadiselerinden biridir. Daha önceden, Oğuz ve Kalag Türkleri arasında müslüman olan gruplar olmuşsa da, devlet olarak İslâmiyet’i kabul eden ilk Türk boyları Karahanlılar ve İdil Türkleri olmuştur. Türkler devlet olarak müslüman olduktan sonra, İslâmiyet’in bayrakdarlığını yapıp dünyanın dört bir tarafına yaydılar. Eshab-ı kiramdan sonra tarihte nadir görülen hizmetler yapıp, din uğrunda cihad ettiler. Sevgili peygamberimiz Muhammed aleyhisselamın bildirdiği İslâmiyet’i, Ehl-i sünnet îtikadını; Karahanlı Türkleri, Türkistan’da; Gazneli Türkleri, Hindistan’da; Oğuz, Selçuklu Türkleri, Anadolu’da ve tarihin en muhteşem müslüman Türk devleti olan Osmanlılar da üç kıtaya yaydılar. Böylece müslüman Türkler, İslâmiyet’e bin yıldan fazla bir zaman hizmet ettiler. Abdülkerim Satuk Buğra Han, Karahanlıların başına geçip hükümdar olduktan sonra, kendisinin müslüman olmasına vesile olan Samanîlere de yardımda bulunmuştur. İbn-i Haldun’un “El-iber” add eserinde ve Cemal Karsî’nin, “Mulhakat-us-Surşh” adlı eserindeki rivayete göre 915 (H. 303) senesinde Hasan ibni Kasım Ed-Daî tarafından Cürcan’a vali tayin edilen Leyla bin Nu’man, Samanîlere karşı isyan etmişti. Etrafına da şiîleri toplamıştı. Samanîler, Abdülkerim Satuk Buğra Han’dan yardım istediler. Samanîlerin kendi orduları Horasan’da başlayan isyanı bastıramamış, asilere yenilmişti. Şiîler, büyük bir ordu ile Horasan’ın merkezi olan Nişabur’u işgal etmişlerdi. Samanîlere yardım etmek üzere hareket eden Abdülkerim Satuk Buğra Han, 921 (H. 309) yılında Leyla bin Nu’man’ın karşısına çıktı. Bu sırada Amid şehrinde bulunan Leyla bin Nu’man’ı mağlub edip yakaladı ve idam ettirip başını Buhara’ya gönderdi.

Abdülkerim Satuk Buğra Han, daha sonra yaptığı savaşlarda; Yagma, Çiğil, Oğuz kabilelerinin yerleşmiş bulunduğu Türkistan şehirlerini birer birer ele geçirdi. İslamiyet’i yayma hususunda, meşhûr alimlerden olan Ebu’l-Hasen Muhammed bin Süfyan Kalamati Horasanî’den çok istifade etti. Ayrıca Karahanlılar Devleti’nin doşu kısmına hakim olan Büyük Kağan, Çinlilerden yardım alarak 942 (H. 332) yılında Abdülkerim Satuk Buğra Han’a karşı savaş açtı. Abdülkerim Satuk Buğra Han müslümanların yardım ve desteğiyle, onunla Balasagun savaşını yaptı ve galib geldi.

Abdülkerim Satuk Buğra Han’dan sonra, oğulları devrinde de ülkesine pek çok İslâm alimi gelip, İslâmiyet’i doğru olarak anlattılar ve yayılmasına çalıştılar. Kendisinden sonra Mûsâ Tunga adında bir oğlu yerine geçti. Bundan sonra da bunun oğlu Beytar Süleyman Arslan hükümdarlık yaptı. Başka oğulları ve kızları olduğu da rivayet edilmiştir.

1) Mülhakat-üs-Surah (Cemal Karsî), (nşr. V. Bartold, st. Petersburg) sh. 130, 135

2) Câmi-üd-düvel; sh. 240, 1030

3) El-Kamil fit-tarih

4) El-İber (İbn-i Haldun); cild-4, sh. 339

5) Rehber Ansiklopedisi; cild-17, sh. 147 cild-9, sh. 249

6) Kaşgar Tarihi (Mehmed Atıf), İstanbul 1300, sh. 52

Turgut Alp

Turgut Alp

Bilecik – Söğüt – Ertuğrul Gazi Türbesinde

Osman Gazi’nin kumandanlarından olup aynı zamanda O’nun istişare meclisinde de bulunmaktadır. Pek çok savaşta bulunmuş ve faydalı olmuştur. Osman Gazi , İnegöl’ün fethi için Turgut Alp’i görevlendirmişti. (1299) Osman Gazi , Bilecik ve Yarhisar’ı kolaylıkla fethinin doğurduğu şaşkınlık ve düşmanın maneviyatının sarsılmasından faydalanmak için derhal Turgut Alp’i bir miktar süvari kuvveti ile İnegöl üzerine yolladı. Turgut Alp bu kaleyi savaşla zaptetmeyi başardı , kalenin tekfurunu ve aldığı ganimeti ise Osman Gazi’ye getirdi.

Hasan Alp

Hasan Alp

Bilecik – Söğüt – Ertuğrul Gazi Türbesinde

Ertuğrul Gazi’nin babası ile Anadolu’ya göç eden ilk kafilelerden olduğu bilinmektedir. Ertuğrul Gazi döneminin kumandanlarından olup aynı zamanda Ertuğrul Bey’in silah arkadaşlarından ve de istişare meclisinin üyelerindendir. Osman Gazi zamanında da kendisine gerekli saygı ve itibar gösterilmiş ve her zaman fikirlerinden faydalanılmıştır. Beyliğin genişlemesi ve beş idari bölüme ayrılması ile Yarhisar nahiyesinin idaresi de Hasan Alp’e verilmiştir. Tevarihi Ali Osman adlı eserde kendisinden şöylece bahsedilmektedir : “ Hasan Alp derlerdi , hizmetinde yararlı bir dilaver dahi var idi : Süleyman Şah ile doğu ülkelerinden gelmişti. Saygı gösterilen bir komutandı. Yar Hisar şehri ona tımarlığa verip rağbet eyledi. Bu anılan serdarların mezarları dahi zikrolunan diyarlarda meşhurdur. Kendileri dünyadan iki yüzyıl var. Halen eserleri il dilinde anılır. ”

Aydoğdu Bey

Aydoğdu Bey

Bilecik – Söğüt – Ertuğrul Gazi Türbesinde

Gündüz Alp’in oğlu ve Osman Gazi’nin yeğenidir. Bursa , Adranos , Bidnos , Ketsel ve Kite tekfurlarının birleşmesi ile meydana çıkan Bizans ordusu ile yapılan ” Koyun Hisarı ” savaşında şehit edilmiştir. Mezarının Dizboz’da , Koyun Hisarına gidilen yol üzerinde bulunduğu söylenmektedir. Söğüt’teki kabri makamıdır. Aydoğdu Bey’in , genç yaşta yöreye nam saldığı ve çok bahadır bir alp olduğu bilinmektedir. Şehid edilmesinden sonra dahi ona olan saygı asla azalmamıştır.

Aşıkpaşaoğlu eserinde : ” Mezarı taşla çevrilmiştir. O ilde at dahi sancılansa , onun mezarına iletirler ve dolaştırırlardı. Allah Teala’nın tüm canlılar böyle şifa buldu. ” der. Oruç Bey’e göre mezarına Türk Han mezarı da denmektedir ve yörede oldukça meşhurdur. Müneccimbaşı ve Tacü’t Tevarih ise ” Mübarek türbesi ziyaretgah olup , kabrinin toprağı hummalı ve sıtmalılar için ilaçtır. ” demektedir.

Merkez Efendi (k.s.)

İstanbul – Zeytinburnu Merkez Efendi camii yanında

Osmanlılar zamanında İstanbul’da yetişen evliyânın büyüklerinden. İsmi, Mûsâ olup, Merkez Muslihuddîn lakabıyla meşhur oldu. 1463 (H. 868) yılında Denizli’nin Buldan ilçesine bağlı Sarımahmûdlu köyünde doğdu. Uşak’ta doğduğunu iddia edenler de vardır. Hatvetiyye yoluna mensûb, Sünbül Sinân hazretlerinin yanında yetişti. 1552 (H. 959) yılında İstanbul’da vefât etti. Cenaze namazını “Dünyâda bu kimseyi riyasız olarak görmüştük” buyuran şeyhülislâm Ebüssü’ûd Efendi kıldırdı. Nâşı büyük bir kalabalık tarafından uzun bir süre omuzlarda taşınıp, Topkapı surlarının dışında kendi yaptırdığı câminin türbesine defnedildi.

Merkez Efendi küçük yaşta memleketinde yaptığı ilk medrese tahsilinden sonra, Bursa ve İstanbul’daki medreselerde okudu. Ahmed Paşanın derslerinde bulundu. Tefsir, hadîs, fıkıh ve tıb ilminde yetişti. Kâdı Beydâvî tefsirinin büyük bir kısmını ezberledi. Medrese tahsîli esnasında tekkelere gidip, oradaki âlimlerin sohbetlerine de katılarak feyz ve bereketlere kavuştu. Otuz yaşına geldiğinde medrese tahsilini tamamlayıp çevresinde sayılan büyük bir âlim oldu. Şeyhülislâm Ebüssü’ûd Efendi’nin hürmet ve muhabbetini kazandı. 1512 (H. 911-912) târihinde Bursa’ya, sonra Karaman veya Amasyaya gitti. Tekrar İstanbul’a döndüğünde Etyemez Şeyhi’nin kızı ile evlendi.

Bu arada, Koca Mustafa Paşa’daki bir tekkede şeyhlik yapan Sünbül Sinân hazretlerinin, şöhretini işiten Merkez Efendi, bâzı kimselerin onun hakkında yaptıkları dedikodular sebebiyle, bir türlü gidip, onun sohbetine katılamamıştı. Bir gün rüyasında Sünbül Efendi’nin, kendi evine geldiğini gördü. Sünbül Efendi’yi içeri almamak için hanımı ile kapının arkasına pek çok eşya dayadılar ve üzerine oturdular. Fakat Sünbül Efendi kapıyı zorlayınca, kapı arkasına kadar açıldı ve onlar da yere yuvarlandılar. Bu sırada uyanan Merkez Efendi, yaptığı hatâyı anladı ve sabahleyin Sünbül Sinân hazretlerinin huzuruna gitmeye karar verdi. Sünbül Sinân’ın câmisine gidip, vâz ettiği kürsînin arkasına, o görmeden oturdu. Sünbül Sinân hazretleri, vâz esnasında Tâhâ sûresinin bâzı âyet-i kerîmelerini tefsire başladı. Tefsirden sonra; “Ey cemâat! Bu tefsirimi siz anladınız. Hattâ, Merkez Efendi de anladı” buyurdu. Sonra aynı âyet-i kerîmeleri daha yüksek mânâlar vererek tefsîr ettikten sonra tekrar; “Ey cemâat; Bu tefsirimi siz anlamadınız, Merkez efendi de anlamadı” buyurdu. Merkez Efendi, hakîkaten ikinci defa anlatılanlardan bir şey anlamamıştı. Sünbül Sinân hazretleri, o gün Tâhâ sûresini yedi türlü tefsîr etti. Merkez Efendi’nin kürsî arkasında olduğunu, zahiren görmediği hâlde anlamıştı.

Vâz bitti, namaz kılındı, herkes câmiden çıktı. Sâdece Sünbül Efendi kalınca; Merkez Efendi huzura varıp elini öptükten sonra af diledi. Sünbül Efendi de: “Ey Muslihuddîn Mûsâ Efendi! Biz seni genç ve kuvvetli biri sanırdık. Meğer sen ve hanımın çok yaşlanmışsınız. Akşam bizi kapıdan içeri sokmamak için gösterdiğiniz gayrete ne dersiniz? Fakat, neticede kapı açıldı ve ikiniz de yere yuvarlandınız!” diye buyurunca, Merkez efendi iyice şaşırdı. Pek çok özürler dileyerek ağlamaya başladı, affına sığınıp talebeliğe kabul edilmesi isteğinde bulundu. Sünbül Efendi de kendisini kabul ettiğini, dergâhta hizmete başlamasını söyledi.

Bundan sonra Merkez Efendi, her gün Sünbül Sinân’ın dergâhına gelip ondan ders almaya ve hizmete başladı. Sünbül Efendi’nin sohbetleri ile yetişip evliyâlık makamlarına yükseldi. İcazet (diploma) aldı. Daha sonra İstanbuI-Aksaray’da Kovacı Dede dergâhında talebe yetiştirmeye başladı. Çok kerâmetleri görüldü.

Merkez Efendi, hocası Sünbül Sinân’ın kızı Rahîme Hâtûn ile evlenmek isteği olduğunu bildirince, Sünbül Efendi; “Bir deve yükü altın getirebilirseniz kızımızı veririz” dedi. Merkez Efendi, bir devenin üzerine iki çuval toprak doldurdu. Devenin yularını çekerek Sünbül Efendi’nin kapısına getirdi. Çuvalları kapıda boşalttığında, çuvaldan toprak yerine çil çil altınlar döküldü. Sünbül Efendi ve çocukları, altınlara dönüp bakmadılar bile. Fakat hocası, Merkez Efendi’ye; “Ey Mûsâ Efendi! Maksadımız altın değildi. Evdekilerin de derecenizin yüksekliğini anlamalarıydı. İmtihanı kazandın” buyurdu. Sünbül Efendi, çok sevdiği kızı Rahîme Hâtun’u, yine çok sevdiği talebesi Merkez Efendi’ye nikâh etti ve evlendirdi.

Yavuz Sultan Selîm Han’ın kızı Şâh Sultan, zevci sadrâzam Lütfî Paşa ile Yanya’dan İstanbul’a gelirken, yolda eşkıyanın baskınına uğradılar. Bu kötü durumdan nasıl kurtulacaklarını düşünürlerken, o anda Allahü teâlânın izni ile, zamanın evliyâsından Merkez Efendi orada görünüverdi. Önceden orada olmadığı hâlde, bir anda karşılarında Merkez Efendi’yi gören şakîler, şaşkına döndüler. Haydutların reîsi, Merkez Efendi’nin heybeti karşısında selâmeti kaçmakta bulunca, diğerleri de kaçarak orayı terketti. Eşkıyanın orayı terk etmesiyle, Merkez Efendi de bir anda oradan kayboldu. Bu hâli hayretle seyreden Lütfî Paşa ve zevcesi Şâh Sultan, Merkez Efendi’yi tanımışlardı. Şâh Sultan, Merkez Efendi’nin bu kerâmetinden dolayı, İstanbul’da Eyyûb Bahariye’de onun adına bir câmi ve yanına medrese yaptırdı. Merkez Efendi buraya tâyin edildi. Bir müddet orada talebe yetiştiren Merkez Efendi’ye Kanunî Sultan Süleymân Han, Topkapı surlarının dışında yaptırdığı tekkede vazîfe verdi. Orada da talebe yetiştiren Merkez Efendi, Kânûnî Sultan Süleymân Han’ın annesinin isteği ve Sünbül Efendi’nin tenbîhi üzerine Manisa’ya gitti. Vâlide Sultan’ın Manisa’da yaptırdığı imâretin yanındaki dergâhta hocalık yaptı. Tıb bilgisi kuvvetli olan Merkez Efendi, Manisa’da bulunduğu sırada kırk bir çeşit baharattan meydana gelen bir mâcûn yaptı. Hastalar, bu mâcûnu yiyerek şifâ bulurdu. İlkbaharda yetişen çiçeklerden de istifâde edilerek yapılan bu mâcûnu almak için, çevre kasabalardan gelirlerdi. Mesîr mâcûnu diye şöhret bulan bu mâcûn, şimdi dahî yapılmaktadır.

Merkez Efendi, talebelerini iyi yetiştirmek için çok gayret gösterirdi. Talebelerine zahirî ilimleri öğrettiği gibi, nefslerini terbiye etmek için riyazet ve mücâhedeler yaptırırdı. Çocuklara karşı çok şefkatli idi. Cebinde şeker, yemiş gibi şeyler bulundurur, çocukları gördüğü yerde dağıtarak onları sevindirirdi. Çocuklara buyururdu ki; “Benim için hayır duâ ediniz. Siz günahsız masumsunuz. Sizin duâlarınızı cenâb-ı Hak kabul eder. Bu yüzü kara, sakalı ak ihtiyar için duâ ediniz ki, kıyamette yüzü ak olsun.” Çocuklar duâ edince de; “Yâ Rabbî! Bu masumların duâlarını redeyleme” diye Allahü teâlâya yalvarırdı. Bütün hayvanlara karşı da çok merhametli idi. Merkebe suyunu verir, tavuklara yem atardı.

Merkez Efendi, bulûğ çağına geldiği günden, ömrünün sonuna kadar, hiç cemâatsiz namaz kılmamıştır. Eğer öğle ve yatsı namazlarında cemâate yetişememiş ise, namazını kılmış olanlardan bir kaç kimseye; “Hayâtımda hiç cemâatsiz farz namaz kılmadım. İmâm olayım da sizlerle namaz kılalım. Aynı namazı tekrar kılmanın zararı olmaz. Sonra kıldığınız nafile olur” buyururdu.

Bir tarafa giderken, yolda bir çiftçiyi tarlasında çalışırken görse, yanına varır ve; “îmânı bilir misin? Namazın farzları hakkında malûmatın var mı?” der, bilmiyorsa anlatır. “Mü’min ile kâfiri ayıran fark, namazdır” hadîs-i şerîfini naklederdi. Hayvanlara merhamet etmesini, götürebilecekleri kadar yük yüklemesini, onları aç bırakmamasını da tenbih ederdi. İşe başlarken; “Yâ Rabbî! Bütün müslümanlara faydalı olmak, çocuklarıma helâlinden rızk kazanmak için çalışıyorum” diye niyet etmesini, böyle niyet ederse, her adımına sevâb verileceğini ve günâhlarının affolunacağını, yetiştirdiği mahsûlün her bir tanesinin boşa gitmeyeceğini, hepsinin fayda sağlayacağını ve mahsûlün uşrunu vermenin farz olduğunu anlatırdı. Bu şekilde, gördüğü insanlara mesleğiyle ilgili nasihatler verirdi.

Merkez Efendi’nin ömrü; hep ibâdet etmekle, insanlara hakkı, doğruyu anlatmakla, Ehl-i sünnet itikadını yaymakla, hayr ve hasenat yapmakta halka önayak olmakla, fakir ve zayıfları himaye etmekle geçti.

Merkez Efendi, senelerce dergâhta talebelere ders vererek, onlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirdi. Zaman zaman İstanbul’un çeşitli câmilerinden halka vâz ve nasîhatlerde bulundu. Vâzında câmiler dolar taşar, boş yer kalmazdı.

NİYET KUYUSU

Merkez Efendi bir gün dergâhın bahçesinde namaz kılarken, secdeye vardığı bir sırada, yerden bir ses işitti; “Ey Merkez Efendi! Yedi senedir yer yüzüne çıkmak için emrini bekliyorum. Beni bu hapishaneden kurtar. Zîrâ Allahü teâlâ, beni, sıtma hastalığına şifâ olarak, yarattı” diyordu. Merkez Efendi namazdan sonra talebelerine; “Burayı kazınız. Sıtmalılara şifâ olacak bir su çıkacak” buyurdu. Kazdılar, kırmızımtırak bir su çıktı. Kuyu hâline getirttiler. “Niyet kuyusu” ismi verilen bu kuyudan, sıtma hastaları su alır içerlerdi. Bu suyu içen hastalar, Allahü teâlânın izniyle şifâ bulurlardı.

Kaynaklar
1) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-14, sh. 197

2) Merkez Efendi Sempozyumu (Manisa-1989)

3) Tıbyânu Vesâil-ü-Hakâik (Harîrizâde, Süleymâniye Kütüphânesi, İbrâhim Efendi Kısmı No: 430); vr. 11, 144

4) Hadîkat-ül-Cevâmî’; cild-1, sh. 257

5) Osmanlı Müellifleri; cild-1, sh. 160

6) Seyahatnâme (Evliya Çelebi); cild-1, sh. 372

7) Şakâyık-ı nu’mâniyye Tercümesi; sh. 522

8) Sefînet-ül-evliyâ; cild- 3, sh. 268

9) Tezkire-i Halvetiyye (Yûsuf Sinân, Es’ad Efendi Kısmı No: 1372) vr. 24 b

10) Lemezât (Hulvi M.C. Üniversite Kütüphânesi T.Y. No: 1894) vr. 165 v.d.

Aktimur Alp

Aktimur Alp

Bilecik – Söğüt de Ertuğrul Gazi Türbesinde

Gündüz Alp’in oğlu ve Osman Gazi’nin yeğenidir. Askeri ve idari hizmetlerde bulunmuştur. Osman Gazi’nin ; 1289 yılında Karaca Hisar’ı fethetmesinden sonra elde ettiği ganimetin beşte birini Aktimur mahiyetinde bir heyetle Selçuklu Sultanı II. Alaaddin’e gönderdiği bilinmektedir. Osman Gazi’nin Selçuklu Devletine olan bağlılığının bir nişanı olan bu ganimet Sultan’ı çok memnun etmiş ve Aktimur ile birlikte Osman Gazi’ye sancak , çadır , iyi atlar ve silahlar göndermiştir.1

Osman Gazi , Bursa kalesinin fethi için yaptırdığı kalelerden birinin kumandanlığına Aktimur’u getirmiştir. Aktimur , bu kalede uzun yıllar kumandanlık yaparak , amcasının talimatları gereği içeriden dışarıya ve dışarıdan içeriye erzak ve insan naklini engellemek için çaba sarf etmiştir. Aktimur’un iyi bir kumandan ve devlet adamı olduğu bilinmektedir. Tarihçilerimiz bu konuda neredeyse ittifak halindedir. Dönemin tarih yazıcılarından olan Aşıkpaşaoğlu onu şöyle tanıtmaktadır. “ Ki O, gayet bahadır , yararlı bir erdi.” Diğer müellif İbn Kemal ise Aktimur hakkında şunları kaydetmiştir. “ Ak Demir ki , demiri tutsa mum ederdi , kuvvetle taşı ovarak un ederdi. Dönmez idi. Adını işiten yüz kişi dahi olsa , korkudan tirerdi…”

Bursa’nın fethinden sonra vefat eden Aktimur’un kabrinin Bursa’da , Osman Gazi türbesinde olduğu sanılmaktadır.

*

1 Tarihimizde Osman Gazi’nin merkezi devlete olan bağlılığı ve Selçuklu Sultanı’nın da bu bağlılığa olan memnuniyetini Osman Gazi’ye sancak göndererek ifade etmesi kesin olarak bilinmektedir. Lakin tarihçiler arasında bu olayın ne zaman ve hangi olaydan sonra olduğuna dair bir kesinlik mevcut değildir.

Kaynak : Mehmed Hakan Alşan , Horasan Erenleri , Kurtuba Yayınları , 2012